ÇOCUK MASALLARI HİKAYELERİ

All posts in the ÇOCUK MASALLARI HİKAYELERİ category

Küçük Yıldız ve Tonton Aydede

Published February 24, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Küçük yıldız, ne güzel
Pek de şirin bir şeymiş.
Tonton ay dede ona,
Güzel şeyler öğretmiş.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde aydede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton aydedeye selam vermiş, Tonton aydede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar.

Uzun bir gece onları beklerken, küçükyıldız “ Hapşu” diye hapşırıvermiş. Tonton Aydede o tarafa doğru dönüp, “Bu gece ayaz var. Üstünü biraz daha sıkı giyinseydin iyi olurdu “ demiş. Küçük yıldız başını sallamış:” Haklısın aydede ama evden çıkarken montumu almayı unuttum, sonra bir baktım anahtarımı da unutmuşum, o yüzden geri dönüp montumu da alamadım. Okul çantamı da evde unuttuğum için ödevlerimi de yapamayacağım şimdi” demiş. Sahiden de bütün gece gökyüzünde durma görevi onun olduğu için, ödevlerini yapamayacakmış. Çünkü yıldızlar gece olunca gökyüzüne gelirler ve gündüz olana kadar yerlerini terk edemezlermiş.

Aydede kocaman kafasını bir o yana bir bu yana sallamış “Ama küçük yıldız, bir yıldız, bu yaşta bu kadar unutkan olmaz ki, hem zaten topu topu kaç görevin var ? “ demiş. Küçük yıldız biraz utanmış, yanakları kırmızı kırmızı olmuş ama görevlerini saymaya başlamış “Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak.” Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Aydede Ona bakıp gülümsemiş. “Birkaç tane görevin var, onunda yarısını yapmayı unutuyorsun bak” demiş. Küçük yıldız cebinden diş macunu ve fırçasını çıkarıp “Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum” demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış.

Tonton aydede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız’ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken, montunu da giymiş. Tonton Aydede’nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş.

Bakın gökyüzünde Tonton aydede ve küçük yıldız bize göz kırpıyorlar yine. Gördünüz mü ?

alıntı

Külkedisi Masalı

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz


Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.

Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.

Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışla.

Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler.

İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de!

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve içn için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.
“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi.
“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış.
Güzel bir kadın duruyormuş yanıbaşında.
“Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!”

Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş.
“Şimdi de altı fare…” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş.
“Bir sıçan…” Onu da arabacı yapmış.
“Ve altı kertenkele…” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş.

Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.

“Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.”

O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar.

Prens ise görür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş.

Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış.

“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş.

O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş.

Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.

Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile.

Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş.
“Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?”
“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler.

Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmiş.

alıntı

Ay Çeşmesi Masalı

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bin bir çeşit canlının ve rengin yaşadığı büyük bir orman varmış.
Gel zaman git zaman, bu büyük ormanda kuraklık başgöstermiş. Hayvanlar susuz kalmış, ölümle burun buruna gelmişler.
Ormandaki bütün dereler kurumuş. Kuyuların suyu bitmiş. Bitkiler sararıp solmuş. Susuz kalan hayvanlar güçsüz düşmüşler. Hele suda oynamayı çok seven filler hareket edemez hale gelmişler. Hortumları kaskatı olmuş. Yelpaze kulakları büzülmüş. Koskacaman gövdeleri sanki bir anda küçülüvermiş.
Hayvanlar arasında sadece tavşanlar eski canlılıklarını kaybetmemişler. Her yere zıp zıp gitmişler. Uzun kulaklarını sallayarak arkadaşlarına selam vermişler. Çünkü tavşanlar evlerinin bahçesinde, su içebilecek çok zengin bir pınar bulmuşlar. Ama bunu ormandaki diğer hayvanlardan gizlemişler.
Hele iri gövdeli filler burayı bulacak olursa, evlerinin başına yıkılacağından korkmuşlar. Öte yandan ormanda susuzluktan ölen arkadaşlarını düşünmüşler.
Tavşanlardan biri;
-Bu sorunu mutlaka halletmeliyiz. Ne biz evsiz kalalım ne de onlar susuz kalsın demiş.
Diğer bir tavşan;
-O zaman bunu gidip ormanlar kralınnaa anlatalım demiş.
Böylece tavşanlar ormanlar kralı ile konuşmaya karar vermişler.
Susuzluktan perişan olmuş bir fil, tavşanlardan önce davranarak ormanlar kralına gitmiş. Uzun hortumunu güçlükle bir sağa bir sola sallayarak durumlarını anlatmış.
-Günlerdir su içemiyoruz. Su iç;emediğimiz için de bütün gücümüzü kaybettik. Ne olur derdimize bir çare bulun. Komşu ormandan bize su getirin
Ormanlar kralı aslan, üzüntüyle kükremiş. Arkadaşlarından bazılarını yanına çağırmış.
-Arkadaşlar! Hemen ormanda araභ;tttırma yapalım. Herhangi bir yerde su kaynağı olup olmadığını öğrenelim, diyerek onları göndermiş.
Aslanın arkadaşları, ormanı karış karış aramışlar. Tam umudu kesecekleri bir sırada, tavşanların evinin bahçesindeki pınarı bulmuşlar. Bu pınar, tavşanların daha önce keşfettikleri Ay Çeşmesi imiş.
Tavşanlar, sadece geceleri bu sudan içtikleri için buraya Ay Çeşmesi adını vermişler.
Aslanın arkadaşları buranın suyunu çok lezzetli bulmuşlar. Hemen gidip aslan krala durumu bildirmişler. Aslan arkadaşlarının getirdiği bu habere çok sevinmiş. Hemen fillerin en bilgesne bir haberci göndermiş.
Fillerin bilgesi ormandaki tüm filleri haber göndermiş. Onlara bir su kaynağı bulunduğu müjdesini vermiş.
Filler toplanarak Ay çeşmesine doğru yola çıkmışlar.
Fillerin Ay Çeşmesi’ne doğru ilerliyor olmaları tavşanları çok korkutmuş.
İçlerinden bir tanesi uzun kulaklarını sallayarak;
-Günlerdir su içmeyen filler şimdi bizi de ezip geçerler. Hemen buradan çekilelim diyerek arkadaşlarını uyarmış.
Çok geçmeden büyük bir sarsıntı olmuş. Tavşanlar, fillerin geldiğini anlamışlar. Hemen yuvalarına çekilmişler.
Günlerce su içmeyen filler, Ay Çeşmesi’nden doya doya su içmişler. Hortumlarına aldıkları suyla vücutlarını da ıslatmışlar. Anne filler, yavrularının su içmelerine yardım etmiş. Neşe içinde gülüp oynamışlar. Tavşanlar ise bir kıyıdan onları gizlice izlemişler. İçlerinden biri;
-Filler yakında yuvalarım௯;zzzı başımıza yıkacaklar. Baksana şu hallerine! diyerek üzüntüyle söylenmiş.
Tavşanlar durumu, hemen gidip ormanlar kralına bildirmiş.
-Aslan kral, arkadaşlarınız evimizin bahçesinde pınar buldu. Onu bir zaten daha önce bulmuştuk. Ama evimizin yıkılmasından korktuğumuz için kimseye söyleyemedik. Tam sizinle konuşmaya geliyorduk ki filler evimizi bastı. Şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Aslan kral, tavşanların söylediklerini dikkatle dinlemiş ve sonra da kafasını kaşıyarak konuşmuş.
-Durum biraz karışık g?rünüyor. Filler de burada yaşıyorlar. Bu nedenle o sudan içmelerine hiç kimse engel olmamalıdır. Ama sizin evlerinize de zarar gelmemeli. Ne yapsak acaba?
Tavşanların içinden en zeki olan Topkuyruk konuşmaya başlamış.
-Aslan kral, benim bir fikrim var, demiş.
Sonra da planını uzun uzun anlatmış.
Aslan kral;
-Pekala Topkuyruk! Sana güveniyorumm.. Fillerin de kalbini kırmadan bu işi çözümleyin. Onlar çok iri arkadaşlar ve hepsinin pamuk gibi yumuşak ve arkadaş canlısı kalpleri vardır, demiş.
Tavşanlar aslan kralı selamlıyarak oradan ayrılmışlar. Planlarını uygulamak için Ay Çeşmesi’ne doğru gitmişler.
O gece ay, gökyüzünde gümüş bir tepsi gibi yusyuvarlakmış. Gecenin karanlığında sanki bir güneş gibi parlıyormuş.
Topkuyruk tavşan, filleri, Ay Çeşmesi’nin etrafında bulmuş. Filler, günlerdir oradalarmış. Yanlarına çok fazla yaklaşmak istememiş. “Filler o koskocaman ayaklarıyla beni ezebilirler” diye düşünmüş.
Sonra da önlem olsun diye yüksek bir tepenin üzerine çıkmış. Oradan fillere seslenmiş.
-Fillerin bilgesini arıyorum. Verilleecccek bir haberim var
Bilge fil, kafasını yavaşça yukarı kaldırmış.
-Bilge fil benim! Ne söyleyeceksen hheeemen söylemeye başla demiş.
Topkuyruk tavşan;
-Beni size ay gönderdi. Size aydan hhaaaber getirdim.
Bilge fil, büyük bir şaşkınlıkla sormuş.
-Ne demek istiyorsun sen?
Topkuyruk sesini biraz incelterek büyük bir inandırıcılıkla konuşmasına devam etmiş;
-Fil kardeş! Ay size çok kızgın. Çünkü siz günlerdir Ay Çeşmesi’nin başından ayrılmıyorsunuz. Başka bir hayvanın oradan su içmesine izin vermiyorsunuz. Ay sizi bağışlar mu bilmem?
Bilge fil, tavşanın bu sözlerini dinledikten sonra şaşkınlığı bir kez daha artmış. Aydan özür dilemeye karar vermiş.
Topkuyruk’la beraber Ay Çeşmesi’nin başına gitmiş.
Kaynağın başına vardıkları zaman tavşan, fili durdurmuş. Gümüş gibi parlayan ayın sudaki yansımasını ona göstermiş.
-Bak görüyorsun değil mi?? AAAy orada! diyerek sudaki ayı işaret etmiş.
Fil ayın yüzünü durgun suda görünce şaşırmış. Pırıl pırıl parıldayan bu yüzden korkmuş.
Kendi kendine,
-Demek ki ay bu kaynakta yaşıyyoorrrmuş, diye düşünmüş.
Fil çok mahcup bir sesle sudaki aya doğru bakmış. Sonra da tavşana dönüp sormuş.
-Ne yapmam gerekiyor?
Topkuyruk göğsünü gererek cevap vermiş.
-Hortumunu suyla doldur!
Fil hortumunu suya daldırarak suyla doldurmuş. Suyun içinde halkalar oluşunca ayın yüzü kırışık görünmüş.
Fil bunu görünce ayın kendisine kızdığını zannetmiş.
-Kaynağından su aldığm için, ay bana kızdı mı yoksa? diye titrek bir sesle sormuş.
Tavşan, filin böyle düşünmesine çok sevinmiş. İçinden “Zeka, aslında en büyük güç” diye geçirmiş.
Sonra da filin sorusunu cevaplandırmış;
-Kızmamış ama hoşlannmmaaamıştır da.
Bunun üzerine fil, kaynağın başından çekilmiş. Hortumunu bir iki kez salladıktan sonra çok üzgün bir ses tonu ile konuşmuş.
-Cahilliğimi bağışlayın lütfen. Sizi biraz üzdük. Ama söz veriyorum bundan sonra suyunuzdan herkes faydalanacak.
Fil sözlerini tamamladıktan sonra ayağa kalkmış. Ayın sudaki yansımasına bakmış. Sudaki dalgalanmalar bittiği için ayın yüzü eskisi gibiymiş. Fil de ayın kendisini bağışladığını düşünmüş. Gözleri heyecanla parıldayarak tavşana bakmış.
-Beni affetti mi ne dersin?
Tavşan sesini alçaltarak cevap vermiş;
-Şişşşt. Bu kadar yüksek sesle konuşma kızabilir. Ama bana kalırsa seni affetti. Yüzünün ifadesine baksana!
Bunu duyan fil çok mutlu olmuş. Son bir kez yere eğilerek ayı selamlamış.
Sonra da tavşana dönerek
-Tavşan kardeş! Beni uyardığın için sana minnetarım. Şimdi beni iyi dinle. Sana bir teklifim var, demiş.
Sonra da sözlerine şöyle devam etmiş.
-Dostum tavşan! İstersen di?er fillere de söyleyelim. Ormanın diğer ucuna hortumlarımızla su taşıyalım. Böylece buraya gelemeyecek diğer hayvanlar da su içmiş olur. Ne dersin?
Tavşan filin bu teklifini çok beğenmiş.
O gün akşama kadar ormandaki bütün filler su taşımış.
Her biri hortumlarında taşıdıkları suları boş kuyulara dökmüşler. Diğer hayvanlar da bu kuyulardan su içmişler. Ormandaki hiçbir canlı susuz kalmamış. Ay Çeşmesi’nin suyu herkese yetmiş. Tavşanların evleri de yıkılmamış.
O günden sonra ormandaki bütün hayvanlar iyi anlaşır olmuşlar. Birbirlerine her zaman yardım etmişler. Yedikleri yemeği, içtikleri suyu birbirleri ile paylaştıkları için, çok geçmeden kuraklı sona ermiş. Orman tekrar o yeşil örtüsüne bürünmüş.
Yalnız o günden sonra bilge fil, ne zaman bir tavşan görse, kendi kendine güler ve şöyle dermiş;
-Zavallı tavşan, anlattıkkllaarına, gerçekten de inandığımı zannetti.

alıntı

Kar Tanesi

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Bir varmış,bir yokmuş…
Eski çağlarda, kuzey ülkelerinden birinde, ormanlar içindeki küçük bir köyde, Daniel adında bir çiftçi ve Anna adındaki karısı yaşıyorlarmış. Artık genç sayılmayacak yaşa gelmiş oldukları halde, Daniel ve Anna’nın çocukları yokmuş.

Halleri vakitleri yerinde olduğundan, çocuksuz olmak, karı kocayı çok üzmekteymiş. Ama her ikisi de iyi kalpli insanlar oldukları için, yalnızlıklarını gidermek için türlü yollara sapar, huysuz ihtiyarlar gibi yaşamazlarmış.

Daniel ve Anna, köyün bütün çocuklarına sevgi gösterir, her fırsatta komşu çocuklar için pastalar yapar, onları evlerinde misafir eder ve ağırlarlarmış. Ayrıca evlerinde altı tane kedi, dört tane de köpekleri varmış. Yalnız ev hayvanlarına değil, ormanda yaşayan yaratıklara da iyi davranırlarmış. Bütün bunlara rağmen, yaşlı karı koca, bir çocukları olsa daha da mutlu olacaklarını düşünmekten kendilerini alamazlar mış.
Bir kış günü, Daniel ve Anna’nın yaşadıkları köyü karlar kaplamış. O kadar kar yağmış ki,evlerin kapıları dışarda biriken kar yüzünden açılamaz olmuş. Çiftçiler bütün kış hazırlıklarını yazdan yapmış oldukları için evlerine çekilmiş, burunlarını bile dışarı çıkarmıyor, gürül gürül yanan ocaklarının karşısın da oturup pencerelerinden dışarı bakıyorlarmış. Çiftçi çocukları ise, kar yağmaya başlayınca sabırsızlan mışlar.Bir önceki senenin kışında kar ve buzla kaplı oyun yerlerinde oynadıkları oyunları hatırlıyor ve dışarı çıkmak istiyorlarmış.

Nihayet ertesi günü kar dinince artık çocukları evde tutmak mümkün olmamış. Her tarafı diz boyu karla kaplı olan bahçeler, sabahın erken saatlerinde irili ufaklı çocuklarla dolmuş. Kimisi kar topu oynamaya, kimisi kayak kaydırmaya, kimisi de kardan adam yapmaya başlamış.
Daniel ve Anna pencerelerinden çocukları seyrederken kendileri de dışarı çıkıp karlar arasında oynamak hevesine kapılmışlar. Üstlerine kalın elbiseler giyip bahçeye çıkmışlar.

Yumuşak, temiz bir halı gibi ayakları altında ezilen karın içinde gezmek bile başlı başına bir eğlen ceymiş. Karı koca, arkalarından köpekleri koşturarak bahçede kovalamaca oynamışlar.
Bir müddet sonra yorulmaya başlayınca daha az hareketli bir oyun oynamaya karar vermişler. Komşu bahçede çocukların yaptığı kocaman bir kardan adama gözleri ilişen Anna, ellerini çırparak bağırmış:
–Daniel buldum… Değişiklik olsun diye biz de kardan bir kadın yapalım.
Daniel başını sallayarak itiraz etmiş:
–Hayır… Kardan bir çocuk yapalım.
Anna bu fikri çok beğenmiş. Hemen küçük bir kartopunu yerde yuvarlayarak büyütmüş ve bir kenara ayırmışlar. Bir yuvarlak kartopuna küçük kol ve bacaklar uydurmak için karları avuçlayıp şekil vermişler. Sonra daha küçük bir kartopundan da baş yapıp gövdenin üstüne oturtmuşlar. Usul usul kar parçasını yontarak kardan güzel bir çocuk yapmışlar. Çocuğun gözleri yerine iki yuvarlak kömür parçası, burnu yerine koni şeklinde bir küçük havuç, saçı yerine de bir tutam siyah at kılı yapıştırmışlar. O zaman kardan çocuk daha da güzelleşmiş.

İşin sonlarına doğru üşümeye başladığı için artık içeri girmeyi düşünen Anna,birden elinin üstünde ılık bir nefesin sıcaklığını hissetmiş. Hemen başını çevirip bakmış. Bir de ne görsün?.. Küçük kardan çocuğun gözleri beyaz karların arasında pırıl pırıl parlayıp dönmüyor mu?

Anna heyecanla kocasına seslenmiş:
–Daniel.. Hayal mi görüyorum? Bu kardan bebeğin gözleri oynuyor gibi geldi bana..
Ama Anna hayal görmüyormuş, gerçekten de kardan çocuk canlanmış. Daniel kollarını kardan çocuğun boynuna dolayıp onu sevmek isteyince, parmaklarının değdiği yerlerden, inceli kalınlı, sıva gibi kar parçacıkları dökülmüş. Bu döküntüler, tıpkı bir yumurtanın kabuğuna benziyormuş. Kabukların için den küçük, çok güzel bir kardan bebek çıkmış. Bebek gülüyor, sesler çıkarıyor ve kıpırdanıyormuş. Anna hemen atılıp bebeği etekliğine sarmış:

–Çabuk içeri gidelim Daniel, diye bağırmış. Tanrı dileğimizi kabul etti ve bize bir çocuk verdi. Ama onu hiç kimseye göstermeyelim. Köy halkı kardan yaptığımız bir bebeğin canlandığını duymasın..
Heyecanla hemen evlerine kapanmışlar. Kardan kızlarının adını “kar tanesi” koymuşlar. Bu isim ona çok da yakışıyormuş, çünkü bütün vücudu kar kadar beyaz olan bebeğin yalnız saçları ve gözleri siyahmış. Kar tanesi o kadar çabuk büyüyormuş ki bir hafta içinde on üç yaşlarında bir kız kadar gelişmiş, büyümüş. Anna komşu kadınlara kar tanesini yeğenleri olarak tanıtmış. Kar tanesi gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor ve bütün köylüler tarafından çok seviliyormuş. Her gün köyün çocukları kar tanesiyle oynamak için evlerine geliyormuş.

Bahar ayları yaklaştıkça, çocuklar başka oyunlar oynamaya başlamış. Ama kar tanesi kışın olduğu kadar neşeli görünmüyormuş. Durumu farkeden Anna ve Daniel telaşlanmaya başlamışlar, çünkü kar tanesi artık her zamanki gibi yemek de yemiyormuş. Anne ve baba çocuğa sordukları halde bir cevap alamamışlar. Kar tanesi bahar boyunca gölgeli ve serin yerlerde tek başına dolaşmış ve her gün biraz daha solmuş. Yaz ayları gelip çattığında ise kar tanesi evden dışarı çıkmak istemiyor, davetleri reddediyormuş.

O ülkede her sene yaz ortası büyük bir bayram yapılırmış. Yaz bayramı günü gelince, Daniel ve Anna, yanlarına kar tanesini alarak bayram yerine gitmişler. Ormanın orta yerinde, ağaçlık ve çimenlik bir alana yerleşmişler. Bütün köy halkı ordaymış. Herkes gülüp oynuyor, eğleniyormuş. Yalnız kar tanesi günün güneşli olduğu saatler boyunca hiç bir eğlenceye katılmamış. Serin bir ağaç gölgesinde oturmayı tercih etmiş. Ortalık karardığı zaman, arkadaşları gelip kar tanesini saklandığı yerden almış ve oyuna götürmüşler. Ormanın açıklık bir yerinde kocaman bir ateş yakılmış. Bütün çocuklar ateşin üstünden atlayarak sevinç çığlıkları atmaya başlamışlar.

Kar tanesi bu oyunu seyretmekle yetinmiş. Arkadaşlarına katılmayı düşünmüyormuş ama öbür kızlar zorla kar tanesini ateşin yanına götürmüşler. Sıra kar tanesine gelince, arkalarından gelen bir “Ahh” sesi duymuşlar. Dönüp bakınca hiç bir şey görememişler. Kar tanesinin aralarında olmadığını görünce onun ailesinin yanına gittiğini sanmışlar. Oysa bu sırada Daniel ve Anna da kar tanesini arıyorlarmış. Bütün bir gece herkes kar tanesini aramış ama bulamamışlar. Üzüntü içinde evlerinin yolunu tutmuşlar.

Bir gece, kar tanesinin kayboluşundan bir ay kadar sonra, Anna’nın uykusu kaçmış. O sırada korkunç bir fırtına başlamış. Rüzgar çatıları sarsıyor, pencereleri çarpıyormuş. Hava birden bire soğumuş Karı koca oturup fırtınanın dinmesini beklerken, pencereden bir tıkırıtı duyulmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışan Anna ve Daniel, kar tanesini pencereden kendilerine bakarken görmüşler. Hemen koşup kızlarını içeri almak istemişler, ama kız gülerek karşı koymuş. Onlara demiş ki:
–Ev çok sıcak. Sizin çok sevdiğiniz yaz aylarından ben hoşlanmıyorum. Ben kardan yapılmış olduğum için sıcağa dayanamıyorum. Yaz bayramında ateşin üstünden atlarken eriyip yok olmuştum. Benim için ne kadar üzüldüğünüzü gördüğüm halde, gelip sizinle birlikte yaşayamadım. Bu günkü fırtına benim amcamdır. Ondan rica ettim, havayı biraz soğuttu. Ben de sizi görmeye geldim. Yaz aylarında sizinle birlikte oturmama imkan yok. Ama kış gelip de ilk kar düşünce, kardan bir çocuk yaparsınız, yine sizin yanınıza gelirim.

Bu sözleri gözleri yaş dolu olarak dinleyen Anna, kış gelene kadar beklemeye razı olmuş. Ama Daniel’in aklına daha iyi bir fikir gelmiş.

–Senin bütün korkun sıcak havalardan ve güneş ışığından değil mi kar tanesi? diye sormuş. Kız evet demek ister gibi başını sallamış. O zaman Daniel şunları söylemiş.

–Öyleyse yarından tezi yok, evimizi ve tarlalarımızı satıp, daha kuzeyde, daha soğuk bir yere taşınıyoruz. Kışın yılda on ay sürdüğü o kuzey ülkelerinde, yaz aylarında bile kar vardır. Orada bizimle beraber yaşarsın değil mi?

Bu fikir kar tanesinin çok hoşuna gitmiş. Sevinçle ellerini çırpmış.

Aradan bir ay geçtikten sonra, Daniel ve Anna, kuzeyde, soğuk bir yere, halkı balıkçılık ve avcılıkla geçinen bir köye taşınmışlar. Aynı gün, kar tanesi onların yanına gelmiş. Hep birlikte yaşamış ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu olmuşlar.

Bu masaldan alınacak ders: Eğer insanlar çok güçlü bir sevgi bağıyla birbirlerine kenetlenmişlerse; birlikte olabilmek ve mutlu yaşayabilmek için önlerine çıkan her engeli kolayca geçerler.

alıntı

Kurbağa Prens

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz


Bir zamanlar yedii güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! “Topum gitti!” diye ağlamış kız. “Ben senin topunu getiririm,” demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. “Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, ” diye devam etmiş kurbağa. “Tamam ” demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona gerir vermez koşarak saraya dönmüş.

Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. ” Kim o?” diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. ” Söz sözdür kızım,” demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.

Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, ” ya ben ne olacağım? ” diye vraklamış. Kral kızına, “Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma” demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. ” Yastığına gelmek isterim demiş,” kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.

Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. “Korkma, ” diye gülümsemiş. ” Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabilirz. Hem bak artık bir kurbağa değilim.” Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar.

alıntı

AĞUSTOS BÖCEĞİ VE KARINCA

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz

bir varmış bir yokmuş bir ormanda ağustos böceği ve karınca varmış.karınca yazın durmadan yuvasına yiyecek taşırmış.ama ağustos böceği çok tembelmiş.karınca bir gün yine böyle yiyecek bulmaya çıkmış.
o sırada ağustos böceği ağacın kenarında tatlı tatlı öterken karınca : ağustos böceği nasılsın demiş.oda iyiyim iyiyim senin gibi salak diğilim.demiş.karınca buna çok kızmış.öfke ile konuşarak : ağustos böceği sen hiç bu sene yiyecek toplamamışsın galiba.
ağustos böceği gülerek : amaaaan karınca boşver yiyeceği.yaz günü rahatına baksana.ama karınca onun bu tavrına gıcık olmuş.onu önemsememiş ve evine gitmiş.kış iyice yaklaşmış.ağustos böceği de yiyeceksiz kaldığı için karıncadan biraz yiyecek ala bilirim diyerek karıncanın evine gitmiş.karıncaya dönerek: karınca kardeş bana biraz yiyecek vere bilirmisin demiş.
ama karınca ona yiyecek vermemiş ve kapıyı şat diye kapatmış.ağustos böceği yiyeceksiz kalarak keşke ondan önce yiyecek ben toplasaydım diyerek bir daha böyle yapmamayacağına kendine söz vermiş.
BU GÜNÜN İŞİNİ HİÇ BİR ZAMAN YARINA BIRAKMAYACAKSIN.

alıntı

HEİDİ

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz


Heidi yaşlı büyükbabası ile yaşadığı küçük kulübede çok mutluydu.Buradaki doğal yaşamı,keçileri ve arkadaşı Peter’i çok seviyordu.Ama her gün aynı şeyleri yapmak, onu bunlatmıştı.Tam o sırada duyduğu Peter’in sesi onu neşelendirmişti.Peter heyecanlı bir şekilde Heidi’nin yanına geldi

-“Duydun mu?Kasabaya sirk gelmiş”diye sordu.Bu sözler Heidi’yi de heyecanlandırmıştı.

-“Doğru mu bu söylediğin?”dedi.”O zaman büyükbabama söyleyelim de bizide götürsün.”

Birlikte büyükbabasına durumu anlattılar.

-“Tamam”dedi büyükbabası.”Hazırlanın bakalım .”

Heidi ve Peter aceleyle hazırlandılar.Nede olsa,ilk kez bir sirk göreceklerdi.Sirkin kapısına geldiklerinde,mutlulukları yüzlerinden okunuyordu.Kapıda onları göbekli bir palyaço karşıladı.

-“İsterseniz içeri girmeden önce,sizi biraz dolaştırabilirim”dedi palyaço.

Çocuklar sevinçle kabul ettiler bu teklifi.Adı Jo olan bu palyaço,önce onları balerin bir kız ile tanıştırdı.Jenny isimli balerin,Heidi ve Peter ile aynı yaşlardaydı.Kısa bir sohbetten sonra,Jo onları dolaştırmaya devam etti.

Heidi bir ev kadar olan fili,ilk kez bu kadar yakından görüyordu.Koca fil eğilerek selamladı Heidi ve Peter’i.Ardından Jo onları,cambazların yanına götürdü.İp üzerinde yürüyen adamı hayranlıkla izlediler.Peter sonunda kendini tutamadı.

-“Sirkete çalışmak çok zevkli am açok da tehlikeli ve zor”dedi.

Heidi ve Peter son olarak vahşi hayvanların kafeslerini gördüler.Jo;

-“Fazla yaklaşmayın!”diyerek onları uyardı.

Her kafesin içinde birbirinden vahşi ve yırtıcı hayvanlar vardı.Sirki gezmeye doyamamıştı Heidi ve Peter.Ancak gösteri başlamak üzereydi.Jo onları aceleyle sirk çadırına götürdü.Az önce gördükleri hayvanların gösterilerini izlemek çok hoştu doğrusu.Heidi ve Peter çılgınca alkışladılar.

Her güzel şey gibi,gösteri de bitmişti.Heidi ve Peter çok mutluydular.Yol boyu,gösterileri anlattılar birbirlerine.Ertesi sabah erkenden kalktı Heidi.Gece rüyasında gördüğü sirke koştu.Ancak kasabaya geldiğinde,sirkin çoktan toparlanıp gittiğini gördü.Çok üzülmüştü.Eve döndüğünde gözleri hala yaşlıydı.

-“Sirk gitmiş büyükbaba”dedi üzgün bir sesle.

-“Elbette gidecek”dedi yaşlı adam.”Onları görmek isteyen pek çok insan var.”

Heidi bunu hiç düşünmemişti.Güzel şeyler paylaşılmalıydı.

-“Haklısın büyükbaba”dedi.Şimdi gözleri tekrar neşe ve mutlulukla dolmuştu

alıntı