Archives

All posts for the month January, 2011

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi

Published January 31, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Korkar oldum noktalar koymanın ardından yeni cümleler kurmaya… Artık yokmuşsun, artık yokmuşum, artık yokmuşuz… Gün batımları yokmuş oturduğumuz odanın sarı duvarlarına yansıyan… Ellerin yokmuş en beklenmedik anda ellerimle kavuşan… Aşklar yokmuş artık, bir zamanlar var olduğuna inanılan…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… İçimde kırılan bir ayna kaldı sadece… Geceler yokmuş artık, gündüzler de… Saatlerin kadranları kırılmış, küsmüş zamana… Kala kala bir rüya kalmış geceleri buluştuğum… Bir zamanlar bir romantiğin sarhoş eden gitar sesini dinlediğimiz yer de silinmiş gitmiş haritalardan… Ne çok şey kalmamış, ne çok hiçbir şey var olmuş yaşanıp bitmişlerden…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… En çok da isminin içinde geçenleri… Bir pusula ömründe ilk kez yanlış yönü göstermiş… Gururuyla intiharı seçmiş, düşüp kırılmış yanlış yönü gösterdi diye… Güney de yokmuş artık, kuzey de… Sabahları yaşadığımız doğu silinip gitmiş, batıysa hiç olmamış ki daha önceden zaten…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Kala kala sadece ve sadece o kelimeler arasına yerleştirilen birkaç küçük nokta kalmış… Sadece üç nokta… Apostroflar yokmuş artık, virgüller de çoktan yitip gitmiş geldikleri masallar alemine… Ne bir ünleme rastlayabilirmişiz artık bu ucunu göremediğimiz sokağın ortasında, ne de kendini sorgulayıp duran tek bir soru işaretine…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Yok olmuş dakikalar, saatler, saniyeler… Ve sen biraz da… Sahi biz hiç var olduk mu dersin? Belki olduk, belki olmadık… Aslında ne kadar yanıldık, ne kadar aldandık… Biz koskoca birer yalandık… Odanda dağınıklığımı toplayan bir gölge vardı ya hani, o da yok artık… Dağınıklığım da yok, serzenişlerim, boşvermişliklerim de… Artık biz yokuz ki…

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… Ancak, bana aldırmadan geçip giden zaman kalabilirdi ardımdan… Devam etti takvim yaprakları ardı ardınca koparılıp atılmaya… Aylar yıllara dönüp gitti… Artık ay yok, yıldızları da kaybettim ne zamandır… Sahi gökyüzü var mıydı seni sevdiğim zamanlar? Bilmiyorum ama, banyonda her sabah baktığım aynada gördüğüm siluetin yok artık… Ya da telefonlarda duyduğum sesin… Yoklar ne zaman var oldu! Veda etmeyi mi unuttuk artık olmayanlara yoksa!

Öylesine yuttum ki sesli harflerimi… İki şehir, bir köprü vardı bir zamanlar… Eskiden izlediğimiz filmler yok artık, ilk kez gittiğimiz bale de oynanmadı bir daha hiç… Belki bir tiyatro oyununun ta kendisi bizdik… Tanrım, sen ve ben ne çok şey yitirdik… Birdik, bizdik, “en”dik, tektik… Sahi biz ne zaman bittik! Ne kadar zaman geçtiyse üzerinden, bu gece o kadar yutuyorum sesli harflerimi…

“Ah”larımı yutuyorum artık… Avaz avaz susuyorum, sessiz sessiz çığlıklar atıyorum bu gece kendi kendime… Bitenlere gülüp başlamak isteyenlere ağlıyorum… Hüzünler mutlu ediyor beni, mutluluklara ağlıyorum… Her şey ters dönüyor ama ben yırtıp atıyorum bir kağıda yazdığım seni, yutuyorum bütün sesli harflerimi… Elveda sevgili…

alıntı

ANNE NEDİR?

Published January 26, 2011 by Emine Göl Yılmaz


Anne demek;

* Yenilen her lokmadan sonra alkış kıyamet koparan,şenlik havasına
bürünendir.

* Çıkan her pirinç tanesi diş için tüm hısım akrabaya telefon açandır.

* Tüm hafta hayalini kurduğu pazar kahvaltısına oturup asla yiyemeden
kalkandır.

* Sabaha kadar kırk sefer uyanarak,sabah kalkıp zombi gibi işe gitmektir.

* İşten eve geç gelmenin vicdan azabıyla bebeklerinin yanına kıvrılıp
saatlerce koklayandır.

* Tatil yapamamanın kitabını yazandır.

* Eskiden hergün uğradığı kuaförünün yolunu unutandır.

* Çaydanlığın kapağı ile pet şişeyi kapatmaya çalışandır.

* Parça pinçik olmuş pazar gazetesini birleştirip okumaya çalışandır.

* Gecenin bir yarısı gözü kapalı süt ısıtıp,gözü kapalı geri dönendir.

* Saatlerce leblebi parmaklı ayakları öpmekten sonsuz keyif alandır.

* Temcid pilavı tadındaki baby tv yi seyretmektir.* Bebek şef şarkısı
söyleyerek,fırsat bu fırsat deyip birşeyler yedirmeye çalışmaktır.

* Üzümün çekirdeklerini tek tek çıkarmak,mısırı tanelere ayırmaktır.

* İşten yeni gelmiş ve içeri ilk adımı atmışken,”Anne atttaaaaa”
sözleriyle çark edip,en yakın parkın yolunu tutmaktır.

* Anne demek bebek havuzunda yüzmektir.

* Başka bir anneyi nerede görürse görsün “Seni çok iyi anlıyorum tatlım
“bakışı atandır.
* Aşı takvimini ezbere bilendir.

* Kazara kendi için alışverişe gidip nasıl olduysa bebek kıyafeti dolu
poşetlerle geri dönendir.

* Ne kadar sert olursa olsun hayır demeyi beceremeyendir.

* İşe yetişmek için düğmelerini bahçede ilikleyendir.

* Uyduruk ninni besteleyendir.

* Çantasında sürekli Oyuncak kurbacık,ıslak mendil ve kreker taşıyandır.

* Son teknoloji telefonu denize atıldığında ,diken diken olmuş her bir
saçına rağmen,annecim telefonlar yüzemez diyebilendir.

* Anne demek eskisinden bin kat daha güçlü olmak demektir.

* Anne demek hayatının sonuna kadar ve sonunun da ötesinde birileri için
endişelenmektir.

* Anne demek iki küçük melekle,gururla,küçük dağları ben yarattım
edasında yürüyebilmektir.

* Anne demek yüreyini parçalara bölüp herbir parçayı özenle onlara
sunmaktır.

* Anne demek 9 ay karnında taşımak değil,ömrünün sonuna kadar yüreğinde taşımaktır.

Mevlana Der ki;

Published January 19, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim…

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur …

[ Mevlana.. ]

Kendi bahçeni yarat ve kendi ruhunu kendin süsle…

Published January 8, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla..!
Sokrat

BİR SÜRE SONRA…

Bir süre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
ince farkı öğrenirsin,

Ve aşkın yaşlanmak,
birlikte olmanın da güvende olmak
anlamına gelmediğini öğrenirsin,

Ve öpücüklerin sözleşme
ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye
başlarsın,

Ve yenilgileri
başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın,
bir çoçuğun üzüntüsü ile değil,
bir yetişkinin zarafeti ile,

Ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.

Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu öğrenirsin
eğer fazla maruz kalırsan
Bu yüzden,
başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın…
Ve kuvvetlisin,
Ve değerlisin.

Veronica A. Shoffstall

Sormuşlar Bir Bilgine

Published January 8, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Sormuşlar bir bilgine: HAYAT ne? Diye.Demiş bilgin; iki yönlü bir yol devam eder bilinmeze. Sen görmemezlikten gelsen de vardır bir yoldaş her köşesinde. Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan bazen de aşarsın dertleri sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.

Peki, SEVGİ nedir? Demiş biri..Kalbine sığmayacak kadar geniş.Dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz, kokusunu alamayacağın kadar uzak hayal edemeyeceğin kadar yakın…

Ya KORKU nedir? Diye atılmış diğeri. Bir yağmur damlasındaki barut kokusu. Belki de saklanılan bir hayal yontusu ya bir miniğin haykırırışı, ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı.

Peki ya UMUT nerededir? Diye atılmış bir umut avcısı.Bilinmezde değildir bilirim, demiş yerini kaygılı ve tasalı.Aradın boşuna heryeri ama unuttun en kolay yeri besbelli..Bunu derken işaret etti insanın en derinden yaralanan yerini.

Peki DOST kimdir? Diye sormuş biri. Demiş; paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini, verdin mi desteğini, sordun mu halini, yolladın mı yüreğini, ağladın mı onun gibi.

Hissettin mi DOSTLUĞU? Demiş diğeri. Bilgin demiş: Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi?
Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi..

alıntı

Olmak Ya da Olmamak

Published January 8, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Olmak ya da Olmamak! İşte Asıl Mesele Bu!

William Shakespeare’in dizelerinde kayboldum yine kendimi ararken, anın içinde var olmaya çalışırken, ne önemi vardı ol’manın ya da ol’mamanın? Sonsuz, sınırsız evrenlerin içinde…

Ama yaşamın içinde asıl meselenin bu olduğunu farkettim. Sonsuz ve sınırsız evrenleri gerçek kılmanın yolu ol’maktan geçiyordu.. Kendin olmak, sonsuz olmak, ebediyen var olmak, kendini gerçeğinin içinde var edebilmek, içini dışınla bir edebilmek…

Kimileri için olmak kendi içinin dışına tam yansımasıydı. Olduğunca, olabildiğince, yargısızca, koşulsuzca, sevgiyle, aşkla. Mevlana misali “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol…”

Her insan kendi bilinçaltı zeminindeki kayıtlarını ya tam ya da yarı yansıtır. Her yansıtmanın arkasında ihtiyaçlar vardır. Kendi istekleri ve arzularıyla buluştuğunda yaşam döngüsü dengelenir. Eğer zeminindeki kayıtları ona bir şekilde ailesi, ebeveynleri, öğretmenleri veya toplum tarafından öğretilmişse ve eğer insan bunları kendi içsel süzgeçlerinden geçirmeden olduğu gibi kabul etmişse kendisiyle ayrışacaktır. Bunun anlamı öğrendikleri ve kabul ettikleriyle yapmak istedikleri arasında çıkan uyuşmazlıktır. İnsan buna karşı direniş gösterir. İhtiyacımız olan; farkında olmadığımız ihtiyaçlarımızla buluşup yaşam döngüsünü tamamlamaktır.

Bu durumda insanın nasıl mutlu olacağı ile ilgili keşfetmesi gereken yer içsel dünyasıdır. Kendisiyle temasa geçen insan seçimlerinde de kendisiyle temas halinde olduğunun farkındalığı içinde olursa yaşamında değişimi gerçek kılar. Bu değişim kişinin ‘olmak’ olan yolculuğunun başlangıcıdır. Değişim yaşadığımız deneyimlerin sonuçlarını içimize almaktan, olanı olduğu gibi kabul etmekten geçer. Olan karşısındaki direnişimizi farkettiğimizde ve olan”ı olduğu gibi kabul ettikten sonra olan”ın altındaki çalışan dinamiklerin kişiyi nasıl etkilediğinin farkına varmamız bizim olan ile uyumlanmamız anlamına gelir. Uyumlanmak, uyum içinde olmak; kişiyi sorumluluk sahibi, yaratıcı ve güvenli kılar.

Ruh gücünün ardında dimdik durabilmektir olmak, kendimize; kendimizin en doğal ve saf halimizi yaşamamıza izin vermektir. Tüm evrenle birlikte gerçekten varolabildiğimiz gerçeğine uyanmaktır.Tamamlanmak ve bütünlenmektir. Bu idrak ile seçimlerimizi yapmak ve olanın, olabilenin içinde direnmeden, sevgi ve saygıyla akmaktır olmak. Ne cesur olmak ne de korkuyu içimizde barındırmak sadece sevgi, uyum, neşe ve denge içinde olabilmektir.

Ve asıl mesele hiçbir şey olmadığımızı zannettiğimizde aslında gerçeğin ta kendisi olduğumuz farkındalığı içinde yaşamı kucaklamaktır…

İndigo Dergisi