Archives

All posts for the month December, 2010

Yaşamınızı biraz sadeleştirmeye ne dersiniz

Published December 31, 2010 by Emine Göl Yılmaz

“İlerleme sadeleştirme ile mümkündür, karmaşıklaştırma ile değil.

Neleri seviyoruz? Onlar kalsın

Gerçekten neleri yapmaktan en çok zevk alıyorsunuz? Sizin için çok önemli olan bu 5 şeyi bir kâğıda yazın. İşte bu 5 şey sadeleşme eylemimizin temelinde yatan ‘önceliklerimiz’ olacaklar. Sadeleşme esnasında yapacağımız elemelerde bu öncelikler her zaman sabit kalacak, bunu unutmayın.

Zamanı bir daha değerlendirelim

Gününüz nasıl geçiyor? Kaçta kalkıyorsunuz, kaçta evden çıkıyorsunuz, kaçta yemek yiyorsunuz? Tüm gün boyunca zamanınızı nasıl kullanıyorsunuz? Şimdi az önce belirlediğiniz önceliklerinizin alakalı olduğu zamanlara öncelik verin, ardından diğerlerini elemeye ya da azaltmaya başlayın.

Evi sadeleştirmeK

Sadeleşmenin en önemli adımlarından biri de odanızda, dolabınızda, hatta komple evinizde bir arınma gerçekleştirmektir. Bunu yaparken üç adet koli yapın; atılacaklar, bağışlanacaklar ve başka şekilde değerlendirilecekler… Her şeyinizi bu şekilde ayıklamaya başlayın!

‘An’ı yaşayın

Sadeleşmenin anlamlarından biri: ‘şimdi’yi yaşamak… Geçmişin geçmişte kalması ve’şu anki hafızamızda geçmişte yaşananların değil, sadece onlardan aldığımız derslerin barınması; ayrıca çok yakın gelecek dışında geleceğin deşilmemesi, an’ı sadeleştirmeye ve daha kaliteli yaşamamıza yarayacaktır.

‘Yeter’ kelimesini bilmek

Tutumlu olmak da sadeleşmenin parçalarındandır. Yani daha az satın almak, daha az istemek ve azla yetinmek… Bir şeyi almak istediğinizde iyice düşünmek, tartıp biçmek; her zaman için daha küçük bir evle, daha mütevazı bir arabayla mutlu olmayı becerebilmek…

Hedeflerde seçicilik

Kendinize bir sürü hedef koyup onlara ulaşayım derken başarısızlık ve hüsranla karşılaşmak yerine; kendinize bir büyük hedef belirleyin ve tüm enerjinizi ona verin. Böylece hem o hedefinize daha çabuk ve kolay bir şekilde ulaşacak; hem de çok büyük bir mutluluk yaşayacaksınız.

Sorumlulukları bölüştürün

İş hayatınızda yapmanız gerekenler listesini sadeleştirdiğinizde önemli işlerinizi daha çabuk halletmiş olacağınızı fark edeceksiniz. Ayrıca vakit kaybından da kurtulmuş olacaksınız. Aynı şekilde evdeki işlerinizde de önemli olanlara odaklanmanızı; diğerlerini de aile arasında bölüştürmenizi öneririz.

Ve artık…

Uygulamaya geçireceğiniz her harekette şu soruyu kendinize sorun: “Bu, hayatımı sadeleştirecek mi?” Bu soruya yanıtınız eğer ‘hayır’ ise tekrar düşünün, ‘evet’ ise devam edin!

Gül Düşün Gülüstan Ol…

Published December 31, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Gül Düşün Gülistan Ol Başarının yolu buradan geçiyor…..

Pozitif düşünce , olumsuzluklara razı olmayan, her koşulda yapabilecek iyi bir şeyin olduğuna inanan, insan hayatını olumlu yönde etkileyen bir düşünce tarzıdır. Bu gün artık iş , spor ve sanat dünyasında bile pozitif düşünce ve beyin gücü verim arttırıcı bir faktör olarak kabu…l edilmektedir. Artık başarının yolu pozitif düşünmekten geçiyor. Bu iki kelimeyi hayat felsefesi olarak benimseyen insanlar umudunu, güvenini, iyimserliğini
kaybetmeden kendine güvenen, cesur ve inisiyatif sahibi bireyler olduklarını çevrelerine hissettiriyorlar.

Neler yapmalısınız?

Pozitif düşünen kişiler, pozitif enerji veren insanlarla arkadaşlık ediyorlar, pozitif enerji veren yiyeceklerle besleniyorlar, pozitif enerji yüklemek için spor ve meditasyon yapıyorlar.

– ;Mizah duygunuzu yitirmeyin

– ;Cesur olun

– ;İdealist olun

Üretken olan kişiler;
– Sezsizliğin tadını çıkarmayı bilirler
– Doğayı hisseder, ondan zevk alırlar
– Kendi duygularına güvenirler
– Kargaşa içinde de işlerine odaklanırlar
– Çocuklar gibi onlarda hayal kurmaktan hoşlanırlar
– Kendi bilinçlerine güvenirler

Affetmek bir terapidir

Affetmek , bir başka insana veya kendinize karşı içinizde duyduğunuz öfkenin yerine sevgiyi koymaktır. İşte size affetmenin birkaç yolu:

-İşe enerjinizi arttıracak bir şey yaparak başlayın

-Sanki kalbinizden konuşuyormuşsunuz ve içinizden yükselen affetme sözcüklerini dile getiriyormuşsunuz gibi yapın ..

-Ellerinizi kalbinizin üzerine yerleştirin, içinizden taşan duyguları hissedin

Beynin anatomisi

Beyin, alt beyin, üst beyin, sinir sistemi diye üç kısımdan oluşur. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı, üst beynin gelişmişolmasından kaynaklanmaktadır.

Alt beyin daha çok otomatik fonksiyonları denetler. Kalbimizin atması, kan basıncı, hormonlar alt beyin tarafından idare edilir.

Üst beyin ise, daha çok entellektüel işlevlidir. Bilgiler burada kaydolunur, değerlendirme burada yapılır, davranışlar buradan idare edilir.

Peki, üst beyin alt beyni kontrol edebilir mi? Yapılan araştırmalar, bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Biz, mutlu olmayı düşününce mutlu oluyor,hastalığı kafamıza takınca da hasta oluyoruz. Yani, düşünce tarzımız; hem yaşantımızı, hem de bedenimizi etkilemektedir.

O zaman şu ortaya çıkar: Beynimizin bizim için en önemli tekniği, olumlu düşünmenin ileri şekillerini uygulamasıdır.

Olumsuzluğu düşünmeyin…

Olumsuz zihni kurgu, yani olumsuz düşünce ise beynimizi kendimize karşı olumsuz çalışmaya programlayacaktır.

Örneğin bir futbolcu, üç kez kaleciyle karşı karşıya kalmasına rağmen topu dışarıya atmıştır. Bir dahaki maçta aynı hatayı yapmak istememektedir. Bunun için beynini şöyle programlamıştır: “Topu dışarı atmayacağım. Topu dışarı atmayacağım.” Bunu kendi kendine defalarca söylemiş ve maça çıkmıştır. Sonuç: Topu yine dışarı atmıştır.

Burada futbolcunun yaptığı hata, topu kaleye atmaya değil, dışarı atmamaya
şartlanmasıdır. Bu durumda beyin, kalenin içine değil, dışına kilitlenmiştir. Bu olumsuz uyarıcı da, başarıya değil, başarısızlık korkusu yüzünden başarısızlığa götürmüştür.

Sadece başarıyı düşünmelisiniz

Olumlu düşüncede temel nokta, beyni olumlunun üzerine programlamaktır. Yâni, başarısız olmamayı değil, sadece başarmayı düşünmelisiniz.

Bunu hafıza noktasında düşünürsek, unutmayı değil hatırlamayı seçmeli, ona
kilitlenmelisiniz.

Evet, başarının en önemli anahtarlarından birisi, beynin olumlu düşünceye
programlanmasıdır. Bu ise, gerçek bir özeni gerektirmekle beraber, aslında zevkli bir uğraştır.

Hoşunuza gideceğini düşündüğüm bi araştırma var paylaşmak isterim..

Amerika’da bir okulda ilginç bir deney yapılır. Özel bir sınıf oluşturulur ve bir grup öğretmen bu sınıfa verilir.Öğretmenlere, bu sınıftaki öğrencilerin çok seçme öğrenciler olduğu söylenir. Öğrencilere de aynı şekilde, öğretmenlerinin çok seçme öğretmenler oldukları belirtilir.Yıl sonunda, sınıfın başarısı hârikadır. Okul müdürü, o öğretmenlerle bir toplantı yapar ve sınıfın gerçekte kura ile, gelişigüzel bir şekilde oluşturulduğunu açıklar. Bunun üzerine
öğretmenler, “Bu durumda, demek ki biz süper öğretmenleriz.” derler. Müdür cevap verir:

Hayır, sizler de kura ile seçildiniz. sevgiler…

alıntı

Leyla Gerçekten de Güzel Değil Miydi?

Published December 31, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Denir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız. Leyla’yı görenler

Mecnun’un aklına şaşkın. Denir ki yine; padişah merak eder, çağırır

Leyla’yı sarayına. Dillere destan bir güzellik uman padişah da başkaları

gibi şaşkın. Leyla’ya bir sürü laf eder. “Bu muydu Mecnun’u mecnun eden

Leyla!” bakışını hisseden Leyla, “Sen” der, “Mecnun değilsin!”

Leyla’yı

görüp de Mecnun’a dudak bükenler narsistik kültürde de egemen olan

güzellik kavramından mustarip gibidirler: Güzelliği fiziksel güzelliğe

hapsetmek. Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir halbuki. Mesele yüz

ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla’nınsa
başka bir güzelliği.

Onunla sohbet eden sanır ki Leyla tüm

dünyayı unutmuş. Konuşana dikkat kesilmiş, tüm varlığı kulak olmuş.

Anlatılanı anlatıldığı gibi anlamaya çalışır Leyla. Sözcükler vehmin

duvarlarına çarpmaz ona vardığında. Anlatan “Hah işte, bunu anlatmaya
çalışıyorum” der (hüsn-ü ifham).

Anlatımı sadedir. Tane tane

konuşur. Sözcükleri boca etmez kimseciklere. Kelimeleri öyle kullanır

ki, bir çeşmeden dökülen su gibi, ağzından dökülen kelimelerle inşa

ettiği güzelliktir. Kömür gözlü değildir Leyla, amma tatlı
dillidir(hüsn-ü kelam).

Düzen ve intizama riayet eder.Eşyalara sinmiş olan düzenle, evine girenlerin içi açılır (hüsn-ü intizam).

Bir

gün Mecnun’la karşılaşır, eli ayağına dolanır. Onu hangi güzelim

sözcüklerle karşılayacağını bilemez. Kim olsa aynısını yapar Leyla. Kara

kuru yüzünden tebessümler dökülür, en güzel kelimelerle insanları buyur

eder (hüsn-ü istikbal). Ne var ne yok misafirlerinin önüne koyar,
onları ikramlarıyla memnun etmek için paralanır (hüsn-ü kerem).

Eşyaları

kimse Leyla kadar güzel kullanamaz, kimse onlara Leyla kadar güzel

davranamaz. Tahta kaşığı sanki canlı bir varlık gibidir. Kullandıktan

sonra ona teşekkür etmeyi unutmaz. Görenler kaygıya gark olur; belki de

mecnun olan aslında odur. Kap kacağını elinde öyle bir tutuşu vardır ki,

narin bir bebeği elinde tutan anneden daha mahir. Leyla’nın elleri kara
kuru, ne gamdır(hüsn-ü istimal).

İnsanları kırmamak için kılı

kırk yarar. Konuşmadan önce tartar, ölçer, biçer. Konuşması gerektiğinde

yeteri kadar konuşur, susması gerektiği yerde ağzına kilit vurur.

Kırmaktansa kırılmayı öğrenmiştir Leyla. Bencilliklerinden sıyrılmış,

ben diye tutturmaktan azat olmuştur. Onunla arkadaş olmak için can

atılır. Yanına varan huzura varır. İnsanlara zorluk çıkarmaz.

Kolaylaştırır. Onunla geçinmek kolay değildir sadece, güzeldir de aynı
zamanda (hüsn-ü muaşeret).

Onunla sohbete niyetlenenler sözlerine

çekidüzen verir. Çünkü bilirler ki Leyla gıybetten hiç hoşlanmaz. Kötü

düşünmekten kaçınır, yaşananlara güzel tarafından bakar. Her olayın

altında bir hayır görür. Umutsuzluk yoktur yüreğinde. Mızmızlanmaz,

şikâyet etmez. Kimsecikleri suçlamaz. Suçlanacak olanın nefsi olduğunu

idrak etmiştir. Varlıklara zarar vermek aklının ucundan geçmez (hüsn-ü
niyet).

En güzel hallerinden biri de edeptir Leyla’nın (hüsn-ü

edep). Narsistik kültürde bunun bir karşılığı bile yoktur. Bana en hazin
gelen de budur.

Kolay pes eden biri değildir Leyla. Metindir,

sağlamca tutunur inandıklarına. Kararlarına sahip çıkar. Hatalarınaysa

daha çok. Kimsenin üzerine yıkmaz yanlışlarını. Dayanıklı bir kişiliği
vardır (Hüsn-ü metanet).

Güzelliği fiziksel güzelliğe

hapsedenlerin Mecnun’u anlaması imkânsız gibidir. “Bir kadının en

cazibedar, en tatlı güzelliği nedir?” diye sorulsa; “Kadınlığa mahsus

bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir” cevabını narsistik

kültür algılayamaz, anlayamaz. Oysa ne güzel bir tanımdır bu (hüsn-ü

mana), ne kadar derin. Ya da “En kıymetdar ve en şirin cemali nedir bir

kadının?” diye sorsak, narsistik kültür bilmez ki “ Ulvî, ciddî, samimî,
nuranî şefkatidir.”

Mecnun’un Leyla’da tutulduğu böyle bir

güzelliktir işte: Halleriyle Cemil isminin tecellisine mazhar olmuş

güzel bir insan. Ondaki güzelliğe zaman ilişemez bile. Aksine zaman,

ancak Leyla’nın hüsn-ü siretinin olgunlaşıp ziyadeleşmesine hizmet
edebilir.

Tasvir etmeye çalıştığım güzellik biçimlerinin bazıları

kadınlara özgüyse de; çoğu erkekler için de geçerlidir elbet. Erkeklere

özgü başkaca erdemler ise cesaret ve cömertliktir (hüsn-ü sehavet).

Koruma, kollama, yakınlarının sorumluluğu alma gibi bazı özellikler
özellikle erkeklerde tecelli eden başkaca güzel hallerdir.

Leyla

gerçekten de böyle biri miydi? Bilmiyorum. Gaybı ancak O bilir. Ben

sadece güzel bir insanı tasvir etmek ve fiziksel güzellik dışındaki
güzellik hallerine dikkat çekmek istedim.

Bütün bunlardan sonra akla gelen soru, Mecnun’un Leyla’dan neden ve nasıl vazgeçtiğidir? Bu ise ayrı bir bahistir…

alıntı(Mustafa Ulusoy)

Affederek Bağlardan Çözülmek

Published December 31, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Hedefimiz, gerçekleştirmek istediğimiz her ne olursa olsun bu konuda atacağımız en değerli adım affetmektir. Hem kendimizi hem de geçmişte yaşadığımız bizi üzen deneyimlerimizin kısıtlayıcı duygusal yüklerini özgürleştirmek için affetmektir.

Affetmek Latince bağları çözmek anlamına gelir!

Peki, o zaman affetmediğimizde neye bağlanırız…. Yaşadığımız olay geçmiştir bir anı olmuştur. Tatsız üzüntü veren bir anı.. Bu anıdan bize miras kalan ise hatırladığımız üzücü hayaller ve duygulardır.

o kişilerden ya da olaylardan özgürleşmedikçe zihnimizde sesleri… bedenimizde bizi üzen duyguları yeniden yeniden yeniden canlandırır dururuz.. ve can veririz geçmişte kalması gereken unuttuğumuz bu üzüntülerimize.. hepimizin bildiği gibi artık; beynimiz hayal ile gerçeği birbirinden ayırt etmez..bazılarımız hatırlamaz bile yaşadığı incitici anıları.. gömmüştür çoktan bilinçaltının derinliklerine..

Neden diye sorar o zaman?
Neden her ilişkim üzücü bir şekilde bitiyor?
Neden pek çok şeyim olduğu halde kendimi mutsuz hissediyorum?
Neden hep iyi başlayan iş yaşantım üzüntülü bir şekilde bitiyor?
Neden dostlarım vefasız çıkıyor?

Nedenler bitmez..
Neden mi ? Bir konu ya da kişi ile ya da yaşamımızda şu anda olmasını istediğimiz gerçekleşmesini istediğimiz hedeflerimizle ilgili olarak ilk kurduğumuz ilişki nasılsa ve bu konuda duygusal olarak nasıl hissediyorsak devamı da o şekilde gerçekleşir.

İçimizde bastırdığımız, doğru bir şekilde ifade etmediğimiz, incinmişliklerimiz, kırgınlıklarımız, öfkelerimiz bizi sürekli ilk kurduğumuz ilişkiye bağlayan prangalar olur. Biz her ne kadar yeni ilişkilere.. yeni işlere..yeni arkadaşlara, yeniye dair ne istiyorsak ona doğru yol aldığımızı sansak da bağlarımız bizi sıkı sıkı tutar ve olduğumuz yerde boşa adımlar atarız.. bağımızın uzunluğu kadar bir daire etrafında döner dururuz.. Bu bir kısırdöngüdür artık.

Affederek işte bu bağları çözer adımlarımızın bizi gerçekten hedeflerimize, istediklerimize götürmesini sağlarız.

alıntı

Dilerim olsun

Published December 31, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Dilerim:

Başucunda teklemeyen bir saat, bilincinde keskin bir ışık ve ruhunda bir battaniye dursun.

Yerde hep, seni istediğin yere götürecek bir çift terlik olsun.

Karanlığın kısa sürsün, ılık olsun. Tünel olmuş olsun, aydınlığa çıksın.

Güneş her gün doğudan gelip, gözüne girsin. Girsin ki, seni yeni bir şeye uyandırsın.

Her gece, içinde güzel masallar dolansın. Sustuklarında gözlerin kapansın. Dudağına bir tebessüm yapışsın.

Duvarda, başkalarına, sahip olduklarından daha fazlasını vermek için, bir plan asılsın. Her şey ona göre yürüsün.

Lavabodan aksın gitsin kıskançlık, endişe, haset, kibir ve kin. O asitler ki, borulardan lağıma doğru yollandıklarında, bütün tıkanıklıklar açılır.

Umutların, tüllerini havalandıran rüzgar olsun. Umutla yelken açan az. Bırak, umutların odana girsinler.

Hiç aramadıklarını çaldıracağın, kalp kazanarak kapatacağın bir telefon dursun masada.

Sana hep ilk hoşgeldini ve en son hoşçakalı diyecek olan, ayaklarının altında duran o paspasın, en değerli varlığın olduğunu unutma. O paspas ki, çamurunu siler ve içeri buyur eder. En yakınındır o, her gün kıymetini bilerek bas ona.

Odanı hep havalandır, kapısını hep açık tut ve perdeleri kapatma. Hava nasılsa kapanıcak arada. O zaman da tüneli hatırlarsın.

Bu dönüşüm kutlanmaya değer olsun. Zilini sürprizler çalsın.

Bu dilekleri okuyan isterse, bunları bana da dilesin. Yüreğimiz sevgiyle dostlukla dolsun “Bu sayfanın tek kuralı bu olsun. “

Nil Karaibrahimgil

Külkedisi Masalı

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz


Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.

Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.

Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışla.

Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler.

İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de!

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve içn için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.
“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi.
“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış.
Güzel bir kadın duruyormuş yanıbaşında.
“Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!”

Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş.
“Şimdi de altı fare…” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş.
“Bir sıçan…” Onu da arabacı yapmış.
“Ve altı kertenkele…” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş.

Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.

“Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.”

O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar.

Prens ise görür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş.

Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış.

“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş.

O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş.

Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.

Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile.

Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş.
“Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?”
“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler.

Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmiş.

alıntı

Ay Çeşmesi Masalı

Published December 30, 2010 by Emine Göl Yılmaz

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bin bir çeşit canlının ve rengin yaşadığı büyük bir orman varmış.
Gel zaman git zaman, bu büyük ormanda kuraklık başgöstermiş. Hayvanlar susuz kalmış, ölümle burun buruna gelmişler.
Ormandaki bütün dereler kurumuş. Kuyuların suyu bitmiş. Bitkiler sararıp solmuş. Susuz kalan hayvanlar güçsüz düşmüşler. Hele suda oynamayı çok seven filler hareket edemez hale gelmişler. Hortumları kaskatı olmuş. Yelpaze kulakları büzülmüş. Koskacaman gövdeleri sanki bir anda küçülüvermiş.
Hayvanlar arasında sadece tavşanlar eski canlılıklarını kaybetmemişler. Her yere zıp zıp gitmişler. Uzun kulaklarını sallayarak arkadaşlarına selam vermişler. Çünkü tavşanlar evlerinin bahçesinde, su içebilecek çok zengin bir pınar bulmuşlar. Ama bunu ormandaki diğer hayvanlardan gizlemişler.
Hele iri gövdeli filler burayı bulacak olursa, evlerinin başına yıkılacağından korkmuşlar. Öte yandan ormanda susuzluktan ölen arkadaşlarını düşünmüşler.
Tavşanlardan biri;
-Bu sorunu mutlaka halletmeliyiz. Ne biz evsiz kalalım ne de onlar susuz kalsın demiş.
Diğer bir tavşan;
-O zaman bunu gidip ormanlar kralınnaa anlatalım demiş.
Böylece tavşanlar ormanlar kralı ile konuşmaya karar vermişler.
Susuzluktan perişan olmuş bir fil, tavşanlardan önce davranarak ormanlar kralına gitmiş. Uzun hortumunu güçlükle bir sağa bir sola sallayarak durumlarını anlatmış.
-Günlerdir su içemiyoruz. Su iç;emediğimiz için de bütün gücümüzü kaybettik. Ne olur derdimize bir çare bulun. Komşu ormandan bize su getirin
Ormanlar kralı aslan, üzüntüyle kükremiş. Arkadaşlarından bazılarını yanına çağırmış.
-Arkadaşlar! Hemen ormanda araභ;tttırma yapalım. Herhangi bir yerde su kaynağı olup olmadığını öğrenelim, diyerek onları göndermiş.
Aslanın arkadaşları, ormanı karış karış aramışlar. Tam umudu kesecekleri bir sırada, tavşanların evinin bahçesindeki pınarı bulmuşlar. Bu pınar, tavşanların daha önce keşfettikleri Ay Çeşmesi imiş.
Tavşanlar, sadece geceleri bu sudan içtikleri için buraya Ay Çeşmesi adını vermişler.
Aslanın arkadaşları buranın suyunu çok lezzetli bulmuşlar. Hemen gidip aslan krala durumu bildirmişler. Aslan arkadaşlarının getirdiği bu habere çok sevinmiş. Hemen fillerin en bilgesne bir haberci göndermiş.
Fillerin bilgesi ormandaki tüm filleri haber göndermiş. Onlara bir su kaynağı bulunduğu müjdesini vermiş.
Filler toplanarak Ay çeşmesine doğru yola çıkmışlar.
Fillerin Ay Çeşmesi’ne doğru ilerliyor olmaları tavşanları çok korkutmuş.
İçlerinden bir tanesi uzun kulaklarını sallayarak;
-Günlerdir su içmeyen filler şimdi bizi de ezip geçerler. Hemen buradan çekilelim diyerek arkadaşlarını uyarmış.
Çok geçmeden büyük bir sarsıntı olmuş. Tavşanlar, fillerin geldiğini anlamışlar. Hemen yuvalarına çekilmişler.
Günlerce su içmeyen filler, Ay Çeşmesi’nden doya doya su içmişler. Hortumlarına aldıkları suyla vücutlarını da ıslatmışlar. Anne filler, yavrularının su içmelerine yardım etmiş. Neşe içinde gülüp oynamışlar. Tavşanlar ise bir kıyıdan onları gizlice izlemişler. İçlerinden biri;
-Filler yakında yuvalarım௯;zzzı başımıza yıkacaklar. Baksana şu hallerine! diyerek üzüntüyle söylenmiş.
Tavşanlar durumu, hemen gidip ormanlar kralına bildirmiş.
-Aslan kral, arkadaşlarınız evimizin bahçesinde pınar buldu. Onu bir zaten daha önce bulmuştuk. Ama evimizin yıkılmasından korktuğumuz için kimseye söyleyemedik. Tam sizinle konuşmaya geliyorduk ki filler evimizi bastı. Şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Aslan kral, tavşanların söylediklerini dikkatle dinlemiş ve sonra da kafasını kaşıyarak konuşmuş.
-Durum biraz karışık g?rünüyor. Filler de burada yaşıyorlar. Bu nedenle o sudan içmelerine hiç kimse engel olmamalıdır. Ama sizin evlerinize de zarar gelmemeli. Ne yapsak acaba?
Tavşanların içinden en zeki olan Topkuyruk konuşmaya başlamış.
-Aslan kral, benim bir fikrim var, demiş.
Sonra da planını uzun uzun anlatmış.
Aslan kral;
-Pekala Topkuyruk! Sana güveniyorumm.. Fillerin de kalbini kırmadan bu işi çözümleyin. Onlar çok iri arkadaşlar ve hepsinin pamuk gibi yumuşak ve arkadaş canlısı kalpleri vardır, demiş.
Tavşanlar aslan kralı selamlıyarak oradan ayrılmışlar. Planlarını uygulamak için Ay Çeşmesi’ne doğru gitmişler.
O gece ay, gökyüzünde gümüş bir tepsi gibi yusyuvarlakmış. Gecenin karanlığında sanki bir güneş gibi parlıyormuş.
Topkuyruk tavşan, filleri, Ay Çeşmesi’nin etrafında bulmuş. Filler, günlerdir oradalarmış. Yanlarına çok fazla yaklaşmak istememiş. “Filler o koskocaman ayaklarıyla beni ezebilirler” diye düşünmüş.
Sonra da önlem olsun diye yüksek bir tepenin üzerine çıkmış. Oradan fillere seslenmiş.
-Fillerin bilgesini arıyorum. Verilleecccek bir haberim var
Bilge fil, kafasını yavaşça yukarı kaldırmış.
-Bilge fil benim! Ne söyleyeceksen hheeemen söylemeye başla demiş.
Topkuyruk tavşan;
-Beni size ay gönderdi. Size aydan hhaaaber getirdim.
Bilge fil, büyük bir şaşkınlıkla sormuş.
-Ne demek istiyorsun sen?
Topkuyruk sesini biraz incelterek büyük bir inandırıcılıkla konuşmasına devam etmiş;
-Fil kardeş! Ay size çok kızgın. Çünkü siz günlerdir Ay Çeşmesi’nin başından ayrılmıyorsunuz. Başka bir hayvanın oradan su içmesine izin vermiyorsunuz. Ay sizi bağışlar mu bilmem?
Bilge fil, tavşanın bu sözlerini dinledikten sonra şaşkınlığı bir kez daha artmış. Aydan özür dilemeye karar vermiş.
Topkuyruk’la beraber Ay Çeşmesi’nin başına gitmiş.
Kaynağın başına vardıkları zaman tavşan, fili durdurmuş. Gümüş gibi parlayan ayın sudaki yansımasını ona göstermiş.
-Bak görüyorsun değil mi?? AAAy orada! diyerek sudaki ayı işaret etmiş.
Fil ayın yüzünü durgun suda görünce şaşırmış. Pırıl pırıl parıldayan bu yüzden korkmuş.
Kendi kendine,
-Demek ki ay bu kaynakta yaşıyyoorrrmuş, diye düşünmüş.
Fil çok mahcup bir sesle sudaki aya doğru bakmış. Sonra da tavşana dönüp sormuş.
-Ne yapmam gerekiyor?
Topkuyruk göğsünü gererek cevap vermiş.
-Hortumunu suyla doldur!
Fil hortumunu suya daldırarak suyla doldurmuş. Suyun içinde halkalar oluşunca ayın yüzü kırışık görünmüş.
Fil bunu görünce ayın kendisine kızdığını zannetmiş.
-Kaynağından su aldığm için, ay bana kızdı mı yoksa? diye titrek bir sesle sormuş.
Tavşan, filin böyle düşünmesine çok sevinmiş. İçinden “Zeka, aslında en büyük güç” diye geçirmiş.
Sonra da filin sorusunu cevaplandırmış;
-Kızmamış ama hoşlannmmaaamıştır da.
Bunun üzerine fil, kaynağın başından çekilmiş. Hortumunu bir iki kez salladıktan sonra çok üzgün bir ses tonu ile konuşmuş.
-Cahilliğimi bağışlayın lütfen. Sizi biraz üzdük. Ama söz veriyorum bundan sonra suyunuzdan herkes faydalanacak.
Fil sözlerini tamamladıktan sonra ayağa kalkmış. Ayın sudaki yansımasına bakmış. Sudaki dalgalanmalar bittiği için ayın yüzü eskisi gibiymiş. Fil de ayın kendisini bağışladığını düşünmüş. Gözleri heyecanla parıldayarak tavşana bakmış.
-Beni affetti mi ne dersin?
Tavşan sesini alçaltarak cevap vermiş;
-Şişşşt. Bu kadar yüksek sesle konuşma kızabilir. Ama bana kalırsa seni affetti. Yüzünün ifadesine baksana!
Bunu duyan fil çok mutlu olmuş. Son bir kez yere eğilerek ayı selamlamış.
Sonra da tavşana dönerek
-Tavşan kardeş! Beni uyardığın için sana minnetarım. Şimdi beni iyi dinle. Sana bir teklifim var, demiş.
Sonra da sözlerine şöyle devam etmiş.
-Dostum tavşan! İstersen di?er fillere de söyleyelim. Ormanın diğer ucuna hortumlarımızla su taşıyalım. Böylece buraya gelemeyecek diğer hayvanlar da su içmiş olur. Ne dersin?
Tavşan filin bu teklifini çok beğenmiş.
O gün akşama kadar ormandaki bütün filler su taşımış.
Her biri hortumlarında taşıdıkları suları boş kuyulara dökmüşler. Diğer hayvanlar da bu kuyulardan su içmişler. Ormandaki hiçbir canlı susuz kalmamış. Ay Çeşmesi’nin suyu herkese yetmiş. Tavşanların evleri de yıkılmamış.
O günden sonra ormandaki bütün hayvanlar iyi anlaşır olmuşlar. Birbirlerine her zaman yardım etmişler. Yedikleri yemeği, içtikleri suyu birbirleri ile paylaştıkları için, çok geçmeden kuraklı sona ermiş. Orman tekrar o yeşil örtüsüne bürünmüş.
Yalnız o günden sonra bilge fil, ne zaman bir tavşan görse, kendi kendine güler ve şöyle dermiş;
-Zavallı tavşan, anlattıkkllaarına, gerçekten de inandığımı zannetti.

alıntı