Archives

All posts for the month February, 2011

BAŞIM EĞİK DİLİM KAPALI GÖZLER

Published February 25, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri
Kederli elini
Temiz alnına koyarken fikretmek için
Çocukların susması
Kuşların ve kedilerin uzaklaşması
Haritaları üzerine bezlerin atılması
Lambaların kısılması
Kadınların bir vakit konuşmadan
Yaşaması gerekebilir
Ve açılabilir görüntümüz Sahnemiz perdemiz:
Hergün bir miktar kros boksit asit
Ve arenamız
Dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

Baş efendimiz
Görüntümüz
Sahnemiz
Perdemiz

Eğer dualanmasaydı sesimiz
Eğer yaradandan o güzel ağız
Açık ve seçik
Dilemesiydi demeseydi

‘ALLAH
Sesinizi
Mağrıptan Maşrıka Kadar Duyursun’

Düşünmezdim üzerinde
Binmezdim deli deli koşan küheylan

Bildim Sensin Sen Sen
Diri Diri Diri Şahım
Diri Şahım Diri Diri
Dirilt Alemi Alemi Alemi Alemi

Çünkü dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır
Bunların üzerine ezan
Ucu sancılar vuran
Bir kırbaç olmalıydı
Her duyan
Bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı

Hayır dokuzyüz
Milyon müslüman
Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

Elim dizlerime Vur Kalk
Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk
Yumruklar dizlere vur vur
AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben

Korku gerek tenlere etim kalbur

Deşer bakışın kıyar da kıyar

Korku gerek reca gerek
Yanlış anlaşılmış olabilir
Sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

Yanlış anlaşılmış da olabilir
Aklım başımda mı! Değil

Ve sesimi duyuyorum
Kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden
Kulun korktuk şerrinden
Ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı

Kuldan korkarken gel zaman git zaman
Bir hayat ki haşa korkmadan yaradandan
Ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar
Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim
Dilediğim en güzel hayat
Çöplerin içinde rüya aradım
Düştümse eğer sana bakarken düştüm

Sen dinç zaman
İşte kuluçkan
Bereketle taşan yağ küpleri gibi

Parmaklardan akan çeşmeler gibi

İşte sinem kalabalık ve kendine zinde

Kullardan pervasız nesillerden biri

Aha Şeyhefendim Aha yüreğim

Göz kapanır akıl susar susar akıl

İstersen haydi haydi haydi

Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

Çehrenden o azgın maskeyi dök

O evleri kedere boğ

Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada

Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın

Mahşerinde uyanacaksın
Ağzının
Korkuyorum o nedenle
Başım eğik
Dilim kapalı

Cahit ZARİFOĞLU

Advertisements

Küçük Yıldız ve Tonton Aydede

Published February 24, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Küçük yıldız, ne güzel
Pek de şirin bir şeymiş.
Tonton ay dede ona,
Güzel şeyler öğretmiş.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde aydede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton aydedeye selam vermiş, Tonton aydede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar.

Uzun bir gece onları beklerken, küçükyıldız “ Hapşu” diye hapşırıvermiş. Tonton Aydede o tarafa doğru dönüp, “Bu gece ayaz var. Üstünü biraz daha sıkı giyinseydin iyi olurdu “ demiş. Küçük yıldız başını sallamış:” Haklısın aydede ama evden çıkarken montumu almayı unuttum, sonra bir baktım anahtarımı da unutmuşum, o yüzden geri dönüp montumu da alamadım. Okul çantamı da evde unuttuğum için ödevlerimi de yapamayacağım şimdi” demiş. Sahiden de bütün gece gökyüzünde durma görevi onun olduğu için, ödevlerini yapamayacakmış. Çünkü yıldızlar gece olunca gökyüzüne gelirler ve gündüz olana kadar yerlerini terk edemezlermiş.

Aydede kocaman kafasını bir o yana bir bu yana sallamış “Ama küçük yıldız, bir yıldız, bu yaşta bu kadar unutkan olmaz ki, hem zaten topu topu kaç görevin var ? “ demiş. Küçük yıldız biraz utanmış, yanakları kırmızı kırmızı olmuş ama görevlerini saymaya başlamış “Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak.” Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Aydede Ona bakıp gülümsemiş. “Birkaç tane görevin var, onunda yarısını yapmayı unutuyorsun bak” demiş. Küçük yıldız cebinden diş macunu ve fırçasını çıkarıp “Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum” demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış.

Tonton aydede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız’ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken, montunu da giymiş. Tonton Aydede’nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş.

Bakın gökyüzünde Tonton aydede ve küçük yıldız bize göz kırpıyorlar yine. Gördünüz mü ?

alıntı

KADINLAR NE İSTER, ERKEKLER NE ANLAR?

Published February 12, 2011 by Emine Göl Yılmaz

KADINLAR NE İSTER, ERKEKLER NE ANLAR?
Timsahla filin dillere destan evliliğini duymuşsunuzdur belki. İki sevgili evlendikten sonra, birbirlerine kendileri için “en değerli” olanı verme yarışına girerler. Timsah gölden en güzel balıkları çıkarıp sevgilisi file ikram eder. Fil de pek sevdiği yeşil yapraklarının en tazelerinden çırpıp sevgilisinin önüne atar. Fakat sonuç hüsrandır. Otçul olan fil için balıklar, etçil timsah için de tazecik yapraklar hiç de değerli değildir. Çift, sonunda anlar ki, herkesin kendisi için “en değerli” olanı vermesi iyi niyetli ancak teknik olarak yanlış bir davranıştır; hem iyi niyetli hem de teknik olarak doğru davranış eşi için “en değerli” olanı vermektir. Sonuç olarak, fil timsaha hortumuyla tuttuğu ve zaten yemeyeceği balıkları, timsah da gölün dibinden kopardığı ve zaten sevmediği tazecik yosunları vermeye başlar. Mutlu olurlar; çünkü birbirlerini anlamaya vakit ayırmışlardır. İkisi de “Ben elimden geleni yapıyorum ya!” savunmasına girmemiştir. Bu kısa meseli yabana atmayın. En az fil ve timsah kadar yabancıyız birbirimize. Erkeklerin kadınların ne istediği konusunda teknik ve detaylı çalışmalara ihtiyacı var. Kadınların da hiç şüphesiz erkeklerin ne istediği üzerine kafa yormaları gerekiyor. Evlilik terapistlerinin kendilerine boynu bükük gelen çiftlere hatırlattığı detayı bir de burada hatırlayalım: “Kötü olan siz değilsiniz; kötü olan ilişkiniz.” Yani, iyi insanlar da olsanız kötü bir ilişki kurabilirsiniz. Kötü bir ilişki içinde de olsanız, hâlâ iyi birer insan olmanız mümkündür. Böylece çiftlerin biraz olsun başları omuzlarının üzerinden uzaklaşır, biraz daha ümitle bakarlar soruna. Evlilik terapistlerine hak verin, kendinize de fırsat tanıyın: Doğrudur; iyi bir ilişkinin iyi bir insan olmaktan fazla şartları vardır. Evlendiğimiz gün, ilk çocuğumuz doğmuştur aslında; ilişkimiz. İlk günler heyecanla ve mutlulukla karşılarız onu; ondan sonra ne yapacağımızı düşünmeyiz bile. Sonra bakarız ki, ilişkimiz konuşmayı bilmiyormuş. Aylar sonra emeklemeye başladığını, paytak yürüdüğünü fark ederiz. Sonra biz onu çocuğumuz bilip besledikçe ayağa kalkar, yürümeye başlar. Fakat çoğu kez ilişkimizin ilk çocuğumuz olduğunu aklımıza bile getirmeyiz; onu doğduğu gün aç bırakırız, kendi kendine beslenebileceğini, tek başına yürüyüp ayağa kalkabileceğini düşünürüz. Duruma göre, ilk çocuğumuzu doğar doğmaz inkâr edip cami kapısına ya da karakol önüne bile terk edebiliriz. İlk çığlıklarını attığında, kolayca boşanır, boşanmasak bile onu gayrimeşru bir çocuk gibi istemeye istemeye büyütürüz. İki “iyi” insan olarak “kötü” bir ilişkinin uçlarına yerleştiririz kendimizi. İlişkimiz de ilk fırsatını bulduğunda evden kaçıverir. GELİN, işin bir ucundan tutalım. Bugüne kadar hiçbir erkeğin tam anlamıyla cevap bulamadığı “Kadınlar ne ister?” bilmecesinden çözebildiklerimizi paylaşalım. Yüzükoyun yatan, ortalıkta aç sefil dolaşan ilişkimizi ayağa kaldıralım, eve çağıralım. Bunun yolu da fil olarak timsahın ne istediğini bulmamızdan geçiyor. İlişkinin öbür ucundaki kadına “iyi” davranalım. Buna göre, bu yazıyı, erkekseniz bir keşif merakıyla; kadınsanız bulmacanın hiç şüphesiz eksik kalacak kısımlarını tamamlamak üzere okuyun. Kadınların en çok istediği şey sözdür. Her erkeğin iki dudağı arasında olan sözü ister kadınlar. Konuşulsun isterler kendileriyle. Konuşmaları dinlensin isterler. Buna göre, ilk yapacağınız iş televizyonu kapatmak olsun. Koltuklarınızı birbirinize çevirin. Yüz yüze bakın, göz göze gelin. Eşinizin gözünün içine baktığınızda tam da gözbebeğinin ortasında kendinizi göreceksiniz. Gözlerinin içine odaklandığınızda, sanki hep orada ağırlanıyormuş gibi hissedeceksiniz, eşinizin gözüne çoktan girdiğinizi fark edeceksiniz. Ancak bunun ona gözünüz gibi bakmaktan geçtiğini de gözlerinizle göreceksiniz. Hazır göz göze gelmişken, eşinizin en son neler yaşadığını, yaşadıklarından ne hissettiğini anlamaya çalışın. Bu, kadınların en çok sevdiği empatinin ilk egzersizidir ve başarısızlığa uğrama ihtimaliniz neredeyse sıfırdır. SIK SIK eşinize onunla birlikte olmaktan memnun olduğunuzu, onu takdir ettiğinizi ve yaptıklarına hayran olduğunuzu söyleyin. (Bu tavsiyelerin, basmakalıp şeyler olduğunu düşünenlerdenseniz, 24 saatinizi kesintisiz kucaktan hiç inmeyen bir bebekle geçirmeyi deneyin; kadınların ne kadar hayran olunası, takdir edilesi, memnun olunası işler yaptığını dehşetle fark edeceksiniz.) Çok küçük ve sıradan işlerde bile, daracık zamanlarda bile, eşinizin ilgilerine ve tercihlerine önem gösterin. Mesela, yürüyüş yaparken ya da arabayla evinize dönerken birkaç yol alternatifiniz varsa, eşinize hangi yolu tercih ettiğini sormanız, onu mutlu edecek, onun kalbine giden yolu genişletecektir. Kadınların ne istediğini erkeklerin hemen anlaması zordur; zaten bunun için bir ömür boyu vaktimiz vardır. Fakat erkeklerin de kadınlar tarafından anlaşılmadığı durumlar seyrek değildir. Görünen o ki, erkeğe de kadına da “ev ödevi” düşüyor.

Dr.Senai DEMİRCİ

İçindeki 5 Düşmanla Yüzleş!

Published February 1, 2011 by Emine Göl Yılmaz

Cesaretle doğmayız ama korkuyla da doğmayız. Bazı korkularımız kendi tecrübe­lerimizden, birinin bize söylediklerinden ya da medyada duyduklarımızdan kaynaklanabilir.

Sabah 2’de kötü bir muhitte yalnız yürümek gibi korkulara hak verilmeli. Ama bir kere bu durumdan kaçınmayı öğrendiğinizde söz konusu korkuyla yaşamak zorunda kalmazsınız. En te­mel olanları da dâhil korkular tutkularımızı tamamen yok edebilir. Korku servetleri, ilişkileri yok edebilir; kont­rol edilemezse hayatlarımızı yok ede­bilir. Korku içimizde pusuya yatmış pekçok düşmandan biridir. İçimizde karşılaştığımız ve acilen yüzleşmemiz gereken diğer 5 düşmanı da tanıyalım:

1- Kayıtsızlık: O sizi yok etmeden sizin onu yok etmeniz gereken ilk düşman… Ne kadar acı bir hastalık! “Aaa, bırak gitsin! Ben kendi başımın çaresine bakarım!” Burada şu problem var: Zirveye tek başına çıkamazsın!

2- Kararsızlık: Fırsat ve girişim hırsızı… Daha iyi gelecek için elinizdeki bütün imkânları çalar. Bu düş­mana kılıç çek ve oku yaydan çıkar!

3- Şüphe: Elbette sağlıklı şüpheciliğe izin var, herşeye inanamazsın ama şüphenin kontrolü ele geçirmesine de izin veremezsin. Pekçok kişi geçmiş ve gelecekten, birbirinden, hükümetten, imkân ve fırsatlardan şüphe eder. En kötüsü de kendinden şüphe eder. Şu kesin: Şüphe hayatınızı ve başarı ihtimalinizi yok eder. Hem cebinizi hem de kalbinizi boşaltır. Şüphe düşmandır. Peşinden gidin, ondan kurtulun.

4- Endişe: Hepimiz bir miktar endişe duymalıyız. Yeter ki, endişenin se­ni fethetmesine izin verme. Bunun yerine uyarmasına izin ver. Endişe faydalı olabilir. Şehrin göbeğinde kaldırımdan inmişsen, bir taksi sana doğru geliyorsa endişelenmelisin. Ama kudurmuş köpeğin köşeye sıkıştırması gibi endişenin sana hükmetmesine izin verme. Endişelerinle başa çıkmak için onları küçük bir köşeye it. Seni teslim almaya geleni sen teslim al, zorlayanı it.

5- Aşırı tedbirli olmak: Bu, hayat karşısında çekingen davranmaktır. Çekingenlik meziyet (Alçak gönüllülükle karıştırılır, ikisi farklıdır!) değildir. Aslında bir hastalık olabilir. Fırsat tanırsan seni fetheder. Çekingenler yükselemezler. İlerleyemez, büyüyemez, pazarda güçlü olamazlar. Aşırı tedbirli olmaktan kaçınmalısın.

Sonuç: İçindeki düşmanları öğrendin. Bunlarla yüzleş ve savaş. Korkularını yen. Seni geri bırakan, hedef ve hayallerinden uzak tutan şeyle savaşmak için cesaretini topla. Hem hayatın hem de elde etmek istediğin şeylerin, olmak istediğin kişinin peşinden giderken cesur olun.

ALINTI: Jim ROHN