ÖYKÜ-HİKAYE

All posts in the ÖYKÜ-HİKAYE category

ÜÇ HEYKEL

Published October 12, 2010 by Emine Göl Yılmaz


İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi !..
Doğum günleri ve bayramlar, ilginç armağanlar göndererek ikisininde karşısındakine zeka gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı..
İstediği birer karış…
Yüksekliğinde altından, birbirinin tıpa tıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.
Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti ?..
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi..
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar ; Doğum gününü bu üç heykelle kutluyorum.
Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir, ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir..
O heykeli bulunca bana haber ver.
Heykeli alan hükümdar önce heykelleri tarttırır, üç heykel gramına kadar eşitti..
Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı, hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti, bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu..!
Sonunda, hükümdar fazla isyankar olduğu için zindana attırdığı bir gence haber gönderdi..
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı !..
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı ; Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı..
İkinci heykelede aynı işlemi yaptı.
Tel bu kez diğer kulaktan çıktı..
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı ; Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyordu, oradan öteye gidemiyordu.
Bunun üzerine hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı ; Kulağından gireni, ağzından çıkaran insan makbul değildir..
Bir kulağından giren, diğer kulağından çıkıyorsa ?..
O insanda makbul değildir.
En değerli insan ; Kulağından gireni, yüreğine gömen insandır..
Bu değerli hediyen için ; Teşekkür ederim…

ALINTI

Advertisements

Olgunlaşmak

Published October 11, 2010 by Emine Göl Yılmaz

 
Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor..

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çokta yorulmaktan kendimi çokta hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.

Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar

alıntı

KÖRDÜĞÜM

Published September 21, 2010 by Emine Göl Yılmaz
Yüreğini hazırlamamıştı oysa karanlığa.
Yalnızlığın ilk tokadı da beklediğinden erken çalmıştı kapısını.
Mazinin mezarında iki genç kalp çarpıntısında yitmişlerdi.
İki bakış ışın olup delmişti nice yılları.
Genç kadının elinde bir aşk bohçası…
Genç adamın elinde aşk bohçasının düğümü.
Kördüğüme dönüşüp hiç bitmemeliydi oysa.
‘Muhayyel’ bir yastıkta aşkın kırk yılları.
Evlenilirdi.
Bir yıl sonra çoluk çocuğa karışmışlığın uykusuz geceleriyle adımlanılırdı günler.
Yüzükle taçlandırılan geri dönüşümsüz birliktelik .
Siyah – beyaz resimlerde canlanırdı el ele tutuşmalar.
Hani o ‘hayali cihan değer’in ışıltısı mı vuran buğuyla kaplanmış odamızın camına?
Aynı anda aynı duayı geçirirdik içimizden.
Öz kızımızın el oğlu kocasına, öz oğlumuzun el kızı karısına ALLAH muhtaç etmesin.
Şu yalan dünyanın yalan günlerinde diye.
Allah’tan gecinden versin dileyerek ölümü dileyişimizdi.
Biz ki aynı anda bu çilekeş yılların tek şahidi bedenleri (ayrı gayrı değil birlikte
acımıza göz yaşımız düşmesin diye) terketmek için iştiyak ederdik.
Ağız dolusu
aminlerimiz vardı bu yüzden.
Sağlığımızda elimizden tutmayan çocuklarımız, ölüme yaklaştığımızda da çalarlar
mıydı ki kapımızı?
Sıcak bir tas çorbaya hasret bırakırlarmıydı ki?
Oyun bozanlık edip ilk önce sen terk ettin beni…
Gergin tenimiz, gevşekleşerek yeni çizgilere yer açmaya yeltendiğinde;
gençliğimize nasılda güvenmiştik.
Ayrı ırmakların birleştiricisi deltaları olmuştuk.
Bizdik yeten birbirimize.
Sanki etrafımızı kuşatan şu yeşil örtü, bizden daha fazla mı yaşamıştı kesreti.
Bizim yok muydu sanki çiy tanelerimiz.
Sevgi sözlerimiz birer katre değil miydi (?)
Yüreğimizde biriken….
Bakma, sensiz de mutluyum çok mutluyum deyişime.
Vazodaki yapma çiçeler toz içinde.
Memlekete gitmeye ayaklarım varmıyor.
Alın terinle yetiştirdiğin bahçedeki bir tek çiçeğe dahi uzatamıyorum elimi.
Bakma sensiz de mutluyum deyişime.
Bu sözlerim sana kırgınlığımdan.
Bu sözlerim seni kaybolmamış, seni var saydığımdan.
Gözlerindeki ışıltılar, kar taneleri gibi biri diğerinin aynı olamayan sekillerle
süslenirdi.
Evet, kördüğüm olmalıydık ve hiç bitmemeliydi öykümüz.
Bakmaya doyamaz, baktıkça dalar, daldıkça içindeki boşluğa.
Yüreğinin ne kadar dipsiz bir kuyu olduğuna şahitlik ederdim…
EMİNE GÖL YILMAZ

NERELERDESİN

Published September 21, 2010 by Emine Göl Yılmaz
Gökyüzünde güneş doğardı içimde sen. 
Ardından kalbimde tomurcuklanmalar başlardı. 
İlk bakış, ilk yara mıydı bu? 
Sözümün gönlüne aksi düşünce aynılaşma  başlar sanmıştım, sırrını gizlediğindim. 
Sevdan silineli yıllar oldu. 
Ben hala aynı, farkındalık arıyorum gitgide. 
Yalnızlığıma kılıftın, gözyaşlarımı silecek naif ellerini ahh bulabilsem!
Seccaden yine aynı yerinde. 
Hiçbirşey değişmedi, yakıp yıkıp gitsen de yokluğun ziyadesiyle acıtıyor içimi, bitmiyor işte. 
Unutulmak yetmiyor, unutamıyorum. 
Gözyaşım katren olsaydı.
Sevdam kuyuda yusuf, yitmezdim belki böyle bir ela gözlüye.
Saksımdaki çiçeğimdin.
İçimdeki toprağın, yalnızlık vurdu mu bizi böylesi kara bir gecede?
Kaşla göz arası içime  dokuduğum sevdam. 
Gözlerin gönlüme serilen ipek bir yorgan gibiydi. 
Düşlerim kelimelerin esiri olmuş boğuşurken. 
Sevdamı kuşlara kanat etmiştim, nereden bilirdim göç mevsimi erken uğramış yurduma.
Sen gibiydim.
Benliğimden uzak kıtalara savrulmuştum. 
Ben gibiydin. 
Bizlikten  hiç olmamacasına uzakta. 
Yıllarca peşinden sürüklenen küçük bir çocuktum, içimdeki çocuğu hiç büyütmeyen. 
Öyle ya gözlerinde mıhlanmamı birer milat sayabilir miydim?
Yine kimsesizlğin koynunda alacakaranlık bir kabus görmekteydim. 
Ödüllerin  katmerli birer ayrılık mıydı bana? 
Ne batınında mutluluğa, ne zahirinde kederle dans edişimizin şavkı vururdu vuslata. 
Bu kadar aşina, bu kadar yakıcı olabilir miydi (?) ayrılığın bize yansıyan yüzü?
Zamansızdık; büyük kentlerin kocaman yüreklerini bir araya getirmesiyle iki gencin masalı mıydı  başlayan? 
Uyumsuz tenlerin başkalaşan kader arayışlarına karışan tiz çığlıklarımız umutlarımızın noktalanmasıyla bizi sırtımızdaki kamburumuza vurarak uçurumdan itiverirken; dilek tutardım noktalanmasındı sevdamız. 
Gündüşümü yakıp kavuran bu firak avuçları içinde daha ne kadar kanatabilirdi ki beni?
Nerelerdesin? 
Dizginlerini yitirdiğim kayıp zamanımdın sen….
Emine Göl Yılmaz

GÜLÜM

Published September 21, 2010 by Emine Göl Yılmaz
Konar geçer sevdalarla yola çıkardık. 
Merhabaların has’ı  yüreğimizde sıcaklığını hissettiğimizdi . 
Yıkılmak bilmezdi umutlarımız . 
Çare arardık bugünün batağa saplanmış sancılarına .
Ana sütü gibi helaldi gözyaşlarımız. 
Kabuğu açılmamış inci tanesi sarhoşluğunda. 
Daüssıla hüznü yerleşen kalbimizle acılara dimdik karşı koymayı bildik.
Sevdaydı. Dirençti. Kindi. İhanetti. Yuva yıkanlara baş kaldırmaktı en asil davranış.
Bir bağlılıktı ki, onuru korumaya değer. Bir sevdaydı bağ bozumlarında ilk bakış.
Bir fidanın ilk sürgünü, bir baş eğmezin türkü mırıldanışı gibi.
Bir sevdaydı; kalbinde yerimin hep var, hep sıcak olduğunu bildiren
Onur için hep savaşmak gerekirdi. Kurşun yerine hep gül dağıtmaktı ellere.
Parmakların basıp da kanlar akıtmayacağı, yuvaları söndürmeyeceği; bir asırlık ömürleri ateşleyip, dile kolay anılarda bir saniyede geçiştirilemeyeceği, silahların üretilmediği ve üretilmemesi için ayak diremenin adıydı.
Gülüm demişti ve öyle yazmıştı kağıda.
Son sözü bu olmamalıydı….

 
EMİNE GÖL YILMAZ

SEN

Published September 16, 2010 by Emine Göl Yılmaz
Göç yolunu yitirmiş kuşlar gibi aynı solgun resme bakıyoruz, kirlenmiş nazarlarımızla. Ve sen ayrılık ipini boynuma geçirdiğinden beri; eksilmiyor saatleri kocaman oldu geceler. Ey gönlümün sağır sultanı, hiçlere karışmadan gel. Sevdamı yele fısıldamadan gel. Gel ki gönlümün gözü açılsın. Gel ki perdesini kapadığım dünyam aydınlığa bulaşsın. Yüreğimi cam kırıklarıyla süslediğinden beri, yüzümdeki çizgilerin derinliğinin artığını farkettim. Kırılganlığım, bakışlarımdaki çaresizliği yine tokat gibi çarptı gönlüme. Sessizliğe yanlızlığıma gömülüyorum.
ACI !….
“Her sözünün tanımı olmalıydı.”
Kuş uykusuna yatmış biçaresiz sevdam daha niye acılara gark olup uykusunu bölmek istemeyecekti. Hangi yollarla ayaklarımı buluşturduysam,adımlarım hep ıslak. Hangi bakışı yüreğimden bir ses kabul ettiysem, hep yarım kalıyorum.
Zamansızlıkla harmanladığım yüreğim bir nokta arasa kendini kilitleyecek; çığın ezip geçtiği bir patika olur umutlarım. Avuçlarımda okşama hazzı hissetsem, dokunduğum saçların hep günleri sayılı. Hangi sevdiğimin ismini cam buğusuna yazdıysam  hep yitirişim yetişti. Hangi yaşlının elini öpüp helallik istediysem, hasret bağları çoktan kördüğüm olmuştu bile. Günün her hangi bir saatinde, duyduğum merhaba’yı canımdan bir parça bildiysem; değil bir fidan dikmek, sürgünler dahi hayata küsüverdi.
Yalnız kalışımın ilk demlerinde içsel konuşmalarımın düşsel tanığı oldum. Gençlik rüzgarlarında bende olup savrulmaktı yaşlı hayal bulutumun emeli. İltimaz bahçesinde, iltimas göremeyenlerdik.
Ben ki seni sevdiğimi bir tek senden gizledim. Yağmur yağardı. İçimdeydi aşkın. Geçen günlerin sarhoşluğuyla ağırlaşırdı habire sensiz çilekeş benliğim. Sen vefasız uzakların kucağında, ben dert hanemde yalnızlığa gebe.
Yoğrulurdu gecem, yoğrulurdum derdinle. Kör düğümlerle sarmaş dolaş olmuştur, çakışmıştır yolumuz. Yüreğim midye kabukları, incisi sen. Ben papatya; sevdiğimi anlaman için kolundan kanadından geçmiş, falı bakılan ben. Ben sağır dilsiz bir kuyu; çıkrığım, kovam, can suyum “SEN”.
EMİNE GÖL YILMAZ

BOŞLUKLARDA YANKI GİBİ

Published September 16, 2010 by Emine Göl Yılmaz
Senin çizdiğin yol çizgisi benim yolumdan geçmezdi.
Yolu ayrılığa uzatan kalbin yansıması dudaklarından dökülen kelimelerdi.
Yalnızlığıma sürüklemiştin beni, yedi yabancı yıllara sürüklenmiştim….
Yitmek aynı odanın
sonsuzluğunda…
Kılıçtan keskin sözlerinle
kırdın geçirdin ne varsa sana dair içimde.
Şimdi yıkıntılarımda berheva olmuş gençliğimi arıyorum
Böylesine düşman eden bizi neydi?
Benim sana olan aşkım mı?
Senin bana olan nefretin mi?
Hiçbiri mi?
Şimdi boşluklarda yankı gibi…
Yokluğunla terbiye edilen mi yoksa umarsızlığın mı beni parçalayan…
Kör kuyuya atılan taşın ağırlığınca vuslat arzusumuydu beni perişan eden.
Acıtan içimi görünmez mi simalarına düşman olanda
yıkmayı gurur sanan,
yapmayı ayıplayan benliğinden kurtulmayı ne çok isterdim..
Titreyen yüreğimin kuş cıvıltılarıyla karışmış iç sesimi duyamıyorum artık
bitiş…
Bitişimi resmeden yüzündeki hüzün
Yoktum
Yoktun biz artık gücenmenin evrelerinde birer iz olarak kalmaya meyletmiş nice benliğinde izleri silinmişliklerdik.
Bir gün daha bitti….
Bitişim ,bitmişliğinle
gidişim gitmenin silsilelerinde
İzimi kaybettirmenin hafifliğiyle yok olmak ne çok isterdim.
Yokluğunun kıyılarını parçalarcasına savruldum adandan,
öyleki yasını yaşayamadım bile
akılsızlığıma tüm yanmalarım.
Tüm yıkıntıma rağmen alışamamak.
Gitmenin hazzını ben ve ben biliyorum.
Bu yokluk nereye kadar
Bu harabelik can yakıyor.
bu biçarelik,bu kimsesiz
bu başıboşluk ne yok olmak isteyenin yüzüne bakmayan acımasızlığın
Bilemezsin
Bilinmez
Bilmek istemezsin
Aklımla kalbimin arasındaki gel git denizinin dibine vurmaktayım
Gitlerinin canımı yakmasına izin veriyorum.
Olmayacak duaların umut vermesini istemiyorum.
İstemiyorum artık gülen yüzler görmek
Çünkü içimi acıtmanı istemiyorum.
Yok olsam anılarımı alıp gitsem.
Yıkıntımızla başbaşa kalsan.
Yokluğumuz sana terbiye olsa.
Nasılsa hep kovulan kapından bendim.
Artık bende hayatımdan, kalbimin kapılarından seni kovuyorum
Git daha dönmemecesine gideyim.
Bitmeyen dilindeki dikenlerinin yeşermesi biter belki
bu uçurumun eşiğinde, çilesinin uc noktalarının  her zerresi.
Yokluğunla olmayacak bir umut bekleyişi
Sildin bizi sevda nedir bilmeden.
Gitmenin hazzına varmak istiyorum.
Bitirmenin acısı içimi burksada
Artık ağırlaşmış bu hapislik bitmeli!..
Acına acım karşılık gelmez.
Elimde sevdalarımın  elleri
bırakmadan uzaklaşmak isteyen naçiz bedenim
nedenler hep yanılttı beni
senin saçmalıklarınla çok zaman harcadım….

EMİNE GÖL YILMAZ